IREM | READS

Blogger tarafından desteklenmektedir.


                      
                               

İnsanlarla ilk tanıştığımızda, onlara kendimizden bahsederken yalnızca iyi yanlarımızdan, sevdiğimiz şeylerden bahsetmek ne kadar doğru? Onlara en sevdiğimiz filmi anlatırız, ıslak çimlere basmaktan ne kadar keyif aldığımızı, hangi şarkıyı dinlerken huzur bulduğumuzu, hangi kitaptaki en sevdiğimiz karakterin tüm cümlelerini ezbere bildiğimizi anlatırız. Ya da onlara ne kadar kibar olduğumuzu, ne kadar dürüst ne kadar güvenilir olduğumuzu anlatırız. Ama onlara hiç hatalarımızdan, yaralarımızdan bahsetmeyiz başta. Nelere tahammül edemediğimizi, nelerin güvenimizi sarstığını, neyin yara verdiğini anlatmayız. Çünkü bu meseleler yeni tanıştığın birine anlatılacak şeyler değildir.

Düşündüm de, insanlarla tanışıp onlara kendimizi tanıtırken kendimizi bi nevi pazarlıyoruz. Yani diyoruz ki ben bunu seviyorum ben şunu seviyorum. ben şöyle iyi ve böyle harikayım. Henüz hiç ben güvenilmez biriyim diyen ya da ben bir korkağım diyen birini görmedim. Belki birkaç kötü özellikten bahsedildiğinde de bunları göz ardı ediyoruz. Zaman ilerledikçe başta bahsedilmeyen ya da göz ardı edilen her şey birer problem olup büyüyor. 

Aslında sorun bence kendimizi sadece iyi yönlerimizle insanlara sevdirmeye çalışmamız. Olduğumuz gibi kabullenilmek mi istiyoruz? Birinin bizi değiştirebileceğini görmek mi? Yoksa sadece olmamızı istedikleri gibi mi? 

İşin sonunda ne olursa olsun bildiğim bir şey var. Sizi sevecek insanlar, ya da seven insanlar kendinizi pazarladığınız iyi yönleriniz için sevmiyor. Belki tek bir olaya verdiğiniz tepki, belki yanınızda huzur bulmaları, belki de onları anlamanız yetiyor. Bu yüzden insanlarla tanışırken iyi yönlerinizi değil her şeyinizle kendinizi göstermekten korkmayın. Bırakın sizi seven insan olduğunuz gibi sevsin. Kendinizken ve mutluyken her şey daha kolay çünkü.

Bu sıralar en çok dinlediğim şarkıyı sizlerle paylaşıp şimdilik gidiyorum.


Share
Tweet
Pin
Share
4 yorum

Henüz 20 yaşında olduğumu söylemeye dilim alışmamışken geçtiğimiz günlerde 21 yaşına girdim. Bana sorsanız hala kitaplardaki karakterlerin gerçek olduğuna inanan, bir gün Hogwards'a kabul edileceğini sanan gözü açılmamış bir kız çocuğuyum derim hâlâ orası ayrı.
21 yılda ne öğrendim bilemem de, ben son üç yılda çok şey öğrendim. Son üç yıl derken üniversite hayatımdan bahsediyorum. Üniversitenin kendisinden ya da derslerden öğrendiklerim değil bunlar. İnsanlardan ve hayattan öğrendiklerim. 18 yaşında hiç bilmediğim bir şehre ailemden ayrı yaşamaya gelirken pek gözükaraydım. Her şeye göğüs gererim, yeter ki artık kendi ayaklarım üzerinde durayım diyordum. Yıllarca hayali ile büyümüştüm öğrenci hayatının ve işte şimdi kavuştum diyordum. Nitekim herkes gibi ben de ailemden ayrıldıktan bikaç hafta sonra gördüm anyayı konyayı. Hele de benim gibi dış dünyadaki zorluklara kapı kapayıp köşenizde kitaplardaki hayatları yaşadıysanız yandınız!
Neler yaşadım neler bu üç yılda. Ne dostluklar edindim ne arkadaşlar kaybettim. Hatalar yaptım, dersler aldım. Farklı işlerde çalıştım, kendi kendime para da kazandım. Bu üç yıl bana neler öğretmedi ki! Bazen üzüldüm, bazen sevindim. Hiç tanımadığım insanlarla aynı odayı paylaştım, aynı yemekten yedik, birbirimizin derdine, sevincine ortak olduk. Yeri geldi tartıştık, sorunlar yaşadık. Her zaman ya da herkesle sonu tatlıya bağlanmadı belki ama hep güzel derslerle devam ettik yolumuza.
Bu yirmi bir yılda öğrendiklerimi anımsayıp gülüyorum. Biliyorum, bundan yalnızca bikaç sene sonra "bundan üç yıl önce ben gözü açılmamış bir kız çocuğuydum" diyeceğim. 
Yolun neresindeyim bilmem. Ama yolun her zaman dümdüz olmadığını biliyorum. Bu yol engebeli ve birçok dönüş var. Hangisinden dönersem o yolun başında olacağım. 
Share
Tweet
Pin
Share
1 yorum

Herkese yeniden merhabalar! Esasında 2016 hepimizi oldukça üzen olaylarla dolu bir yıl oldu. Büyük kayıplar yaşadık, ülkece çok zor günlerden geçtik, masum canlarımızı yitirdik. Bu yüzden bir anlamda bu yıl bir an önce bitsin istediğim bir yıl oldu. Gelecek yılda umarım refah ve huzur dolu, masum insanların ölmediği güzel günler geçiririz. Bunu yürekten istiyorum inanın. 
Gelelim bu yılki favorilerime.

 1-Kitap 

2016 benim açımdan kitap açısından oldukça verimli bir yıl oldu diyebilirim. Fakat yılın ilk yarısında GoodReads hedefimin ilerisinde giderken ve oldukça verimli bir şekilde kitap okurken yılın ikinci yarısının okul ve iş bir arada yürütmeye çalıştığım için fazla verimli olduğunu söyleyemeyeceğim. 

                             

Bu yıl harika kitaplar okudum, uzun zamandır okumak istediğim yazarları okudum. Bu kitaplar içindeyse en sevdiğim kitap Uçurtma Avcısı oldu. Kitabın konusu, yazarın anlatımı, olay örgüsü, konuların işleniş şekli, her şeyiyle harika bir kitaptı benim için. Yazarın okuduğum ilk kitabı olmasına rağmen beni bütün kitaplarını hemen okumaya ikna edecek kadar harika bir kitaptı. Daha sonra okuyup anladığım üzere zaten yazar tüm kitaplarında harika anlatımını sürdürmüş ve hep böyle hayattan konular seçip onları muhteşem işlemiş. Khaled Hosseini'nin tüm kitaplarını okumanızı şiddetle öneriyorum.
Uçurtma Avcısı Kitap Yorumu yazım için TIK TIK!
Ölü Zaman Gezginleri, Lola ve Komşu Çocuk, Freud'un Kız Kardeşi, Hannibal ve Olağanüstü bir gece bu yıl okuduğum güzel kitaplardan birkaçıydı. Bu yıl okuduğum kitaplara ve değerlendirmelerime göz atmak için GoodReads profilime bekliyorum.

2-Film

                  


Bu yıl sinemaya oldukça fazla vakit ayırdığım bir yıl oldu. Bir sürü güzel film izledim. Fakat hiç kuşkusuz içlerinden en çok geçtiğimiz günlerde izlediğim Allied yani Müttefik filmi oldu. Filmin konusu, oyuncu seçimi, ilerleyişi, her şeyi öyle güzeldi ki film hiç bitmesin istedim. Marion Cotillard'ın baş rolde olması zatan çok büyük artıydı benim için. Kendilerinin oyunculuğuna ve güzelliğine hayran biri olarak onu izlemek yine oldukça keyifliydi benim açımdan.

İzlediğim bir diğer güzel film ise bir önceki favoriler yazımda da bahsettiğim Doctor Strange'di. Uzun uzun tekrar anlatmaya gerek yok. Yine izlemeyi çok sevdiğim iki oyuncu ve güzel bir hikaye. Bu filmler dışında Arrival, Inferno, Trolls ve tabii ki Türk filmi Dağ II de sevdiğim filmlerdendi. Özellikle Dağ II'yi çooook beğendim. İzlemeyen varsa mutlaka tavsiye ediyorum.

3-Dizi

                      

Yılın sonuna kadar dizi izlemeye fırsat bulamasam da yılın son iki üç ayında bu durumu telafi ettiğimi düşünüyorum. Özellikle bu ay sürekli Kore dizisi izledim diyebilirim. Ama bu dizilerin içinde öyle bir dizi vardı ki, şu zamana kadar içinde en çok kendimi bulduğum dizi oldu. Bunun sebebi sanırım benim de öğrenim gördüğüm şehirde öğrenci yurdunda kalmam. Age of Youth,  kız öğrenci yurdunda geçiyor. Birbirinden farklı karakterlerde kızların aynı evi paylaştığında olanları anlatıyor. O kadar güzeldi ki bu dizi. Tam anlamı ile hayatın içinden bir diziydi. Okula ilk geldiğim zamanları tekrar tekrar yaşadım izlerken. Özellikle yurtta kalanların çok seveceğini düşündüğüm bir dizi.
Another Miss Oh, Doctors, One More Happy Ending bu yıl sevdiğim diğer kore dizileriydi. Kore dışından ise bu yıl da SATC izlemeye tabii ki devam ettim bir de sevdiğim Doctor Who ve Sherlock gibi dizilerin yılbaşı özel bölümlerini izlemeyi düşünüyorum. Onun dışında çok fazla Kore dışı dizi izlemedim açıkçası bu yıl.

4- Telefon Uygulaması

                 

Telefon uygulaması olarak Pinterest ve MEGA uygulamalarını oldukça sık kullandım. Eğer yaratıcı fikirler almak istiyorsanız, ilham almak istiyorsanız, DIY projeleri geliştirmek istiyorsanız Pinteresti mutlaka mutlaka etkin olarak kullanmanızı öneririm. Google'dan bakmak ile arasında o kadar fark var ki.
MEGA ise size depolama alanı veren bir uygulama. Tabii ben bu uygulamayı en çok dizi indirirken kullanıyorum. Bir çok sitede, özellikle Kore dizisi indirdiğimiz sitelerde mutlaka MEGA ile indirme seçeneği bulunuyor. MEGA ile indirmek o kadar kolaylaştırıyor ki işinizi, bu uygulama dizi çok izleyenlerin işini oldukça kolaylaştıracaktır. Ayrıca ücretsiz olarak verdiği 50 GB depolama alanı ise oldukça kullanışlı.

5- Müzik

Bu defa ayrı ayrı şarkıları buradan paylaşmak yerine bu yıl en çok dinlediğim farklı müzik tarzlarına ait Spotify listelerini paylaşıyorum.

Your Favorite Coffeehouse
88 Keys
Relax & Unwind
Deep House Relax
Deep Dark Indie Folk
Move On & Don't Look Back
The PMS Playlist
The Writer's Playlist
Monday Motivation

Bu yıl ülkece çok zor günler geçirdik, bu yüzden bu yılın bitmesini çok istiyorum. Umarım huzur ve refah içinde yaşayacağımız çok güzel günler olur 2017'de.
Hepinize mutlu ve sağlıklı yıllar diliyorum!



Share
Tweet
Pin
Share
No yorum

Arkadaşlarımdan ve çevremdeki insanlardan en sık duyduğum sorular "Nasıl bu kadar kitap okuyorsun?" "Kitap okumaya nasıl başladın?" "Nasıl kitap okumaya zaman ayırıyorsun?" olmuştur.
Esasında kitap okumaya zaman bulmak değil de kitap okumak için zaman yaratmak ile alakalı durum. Yani siz eğer ben tüm gün gezeyim, okula gideyim, işe gideyim akşam da vakit kalırsa kitap okurum diyorsanız sıkıntı tam da orada. "Bugün evde kalıp yeni kitabımı okumak istiyorum." diyebildiğiniz zaman zaten kitap okumaya zaman ayırmış oluyorsunuz. Yani düşünce sistemi ve öncelikler ile alakalı biraz da bu. Bir de zaman bulamıyorum diyenlerin büyük çoğunluğu saatlerce Instagram'da hesaplara bakmaya, Youtube'da video izlemeye ya da snap atmaya zaman bulduğu için ben zaman olmaması gibi bir duruma inanmıyorum. Ki bu dediklerimi zaman zaman ben de yapıyorum. Hatta bazen bir ayda belki bir kitap bitiriyorum sadece ama sosyal medyayla ilgilenmeyi asla bırakmıyorum.

Bir diğer soru olan bu kadar kitabı nasıl okuduğum sorusuna da şöyle cevap verebilirim; o kadar çok kitap okumuyorum. Örneğin, bir diziye başlıyorsunuz ilginizi çekiyor ve bir gecede bir sezon bitiriyorsunuz hatta belki bir haftada altı yedi sezon dizi izliyorsunuz. İşte sevdiğiniz ve sizi sürükleyen bir kitabı okuduğunuzda da onu elinizden asla düşürmüyorsunuz ve kısa sürede bitmiş oluyor. Bir de her alışverişinizde kitapçılara, sahaflara uğradığınızı, fuarlara her sene gittiğinizi düşünürsek elinizde ilginizi çeken bir sürü kitap oluyor. Ve bu sayede "çok kitap okumuş" oluyorsunuz.
Kitap okumaya, yani Türkiye'deki ortalama yaşıtlarıma göre daha fazla kitap okumaya ise belli bir zaman aralığında başlamadım aslında. Sadece çocukluktan beri her kötü olaydan, her üzüntüden, herr kayıptan sonra kendimi kitap okuyarak tedavi ettim, başka dünyalara kapılarak sorunlarımı unuttum ve birçok şey ile başa çıktım. Bu yüzden her zaman sorunlardan kaçış ya da sığınak olarak kitap okumayı gördüğüm için belli bir yaşta değil, bana iyi geldiklerini anladığım an başladım "çok kitap okumaya"
Sizden sosyal medyada ne kadar zaman geçirdiğinizi kabaca bir hesaplamanızı istiyorum. 
Hala kitap okumaya ayıracak vaktiniz yok mu?
Share
Tweet
Pin
Share
2 yorum

Merhabalarr, yine bir ayı daha, bir yazı daha geride bırakıyoruz. Bana sorarsanız ben bu durumdan gayet mutluyum. Çünkü okuluma, şehrime, arkadaşlarıma kavuşuyorum. Bir de daha önce anlattığım üzere pek eğlenceli bir yaz geçirdiğim söylenemez. Yine de izlemek isteyip izleyemediğim filmleri izledim, bol bol kitap okuyup dizi izledim. Yani eğlenceli olmasa da verimli bir yaz oldu benim açımdan.
Ağustos ayı favorilerim tarzında paylaşımları daha çok Youtube'da görüyorum. Youtuber olmadığım için ve daha doğrusu merakım olmasına rağmen videoda bir şeyler anlatma yeteneğim olmadığı için bloga uyarlasam nasıl olur dedim. Ki gördüm ki güzellik bloggerları bunu zaten çokça yapmaktaymış
Neyse, gelelim bu ay ki favorilerime.

Telefon Uygulamaları
Evde çok zaman geçirince tabi ilk sırata bunu koymam şaşırtıcı olmamıştır. Aslında çok yararlı bulduğum birkaç uygulama var. Ama onları başka bir yazıda detaylıca anlatmak istiyorum. Şimdi sadece bu ay en çok kullandığım uygulamalardan bahsedeyim.

1-Spotify

Aslında çoğunuzun bildiği bir uygulama Spotify. Ben bu senenin başından beri falan kullanıyorum. Müzik dinlemek için güzel bir program. Fakat amacınız yeni müzikler, yeni tarzlar keşfetmekse tam aradığınız uygulama. Her tarzda, günün her saatine göre, ruh halinize göre, spor temponuza göre yani her duruma uygun bir liste bulabilirsiniz. 
Spotify profilim için tık.

2- Goodreads

Konu ben olunca en sevdiğim telefon uygulamalarına Goodreads'ı eklemesem olmazdı. Bu uygulamanın web sürümü de mevcut. Uygulamaya girip ne okuduğunuzu, kaçıncı sayfada olduğunuzu, hangi kitaplara sahip olduğunuzu paylaşabilir kitaplar hakkında yapılan yorumları okuyabilir reading challengelara katılabilir ya da kendiniz için bir challenge oluşturabilirsiniz. Aynı zamanda kitaplardaki favori alıntılarınızı da uygulama üzerinden işaretleyebilirsiniz. Ben bu uygulamanın çok çok yararlı bir uygulama olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle tavsiye ederim. Mutlaka deneyin.
Goodreads profilim için tık.

Müzik
Tabii olmazsa olmazımız müzik. Ben genelde her tarz müzik dinleyen biriyim. Bu yüzden biraz karışık olucak liste. İşte bu ay en çok dinlediğim şarkılar.

1-Hayley Kiyoko - Girls Like Girls
2-Coldplay - Midnight (john Hopkins Remix)
3-The xx - Intro
4-Metric - Twist
5-Lana Del Rey - High by The Beach

Kitap

Bu ay okuyup en beğendiğim kitap Portobello Cadısı oldu. Sadece Paulo Coelho yazdığı için bile favorim olabilirdi tabii. Ama yine beklentiyi karşılayan müt-hiş bir kitaptı. Yazısı yakında blogda.

Film

Bu ay uzuuuun zamandır izlemek istediğim bir film olan The Hunger Games Mockingjay'i izledim. Ve serinin diğer filmlerinde olduğu gibi çok beğendim. Katniss zaten en beğendiğim kadın karakterlerden. Film hakkında çok konuşmama gerek yok sanırım. Detaylı blog yazmayı düşünüyorum seri tamamlanınca. Ancak aşağıda paylaştığım sahneye bayılmıştım. Onu söylemeden edemiyeceğim
*

*
Dizi

Bu yaz en sevdiğim dizi Hannibal oldu. Hatta şimdiye kadarki en sevdiğim 5 diziden biri oldu diyebilirim. Dizinin psikoloji, kriminoloji ve polisiye ile iç içe olması yetmezmiş gibi bir de Hugh Dancy gibi bir faktör var. Diziyi çok sevdim, asla sıkmıyor. Zaten 2 sezonu aralıksız izledim. 3 sezon çok o tadı vermese de yine de güzel. Kaldırılacağı konusu etrafta konuşulup duruyor. Umarım kaldırılmaz. Mutlaka izleyin.
Dipnot:Midesi hassas olanlara önermem.

Eveet benim Ağustos ayı favorilerim bunlardı. Sizinkileri de yoruma yazabilirsiniz. Ayrıca blogda daha fazla böyle yazı görmek isterseniz ya da nasıl yazılar görmek isterseniz yoruma yazabilir ya da bana ulaşabilirsiniz.
Son olarak Eylül'e merhaba demek için klasik bir şarkıyı da paylaşıp gidiyorum.



Eylül hepimiz için muhteşem olur umarım.


Share
Tweet
Pin
Share
No yorum

Merhabalaaar, ben geldiiim. Yine bir blog yazısı ile karşınızdayım.
 Anlatacak o kadaar çok şeyim var ki nereden başlasam bilemiyorum.
Öncelikle yaz tatilimi anlatmak istiyorum. Benim için bu yaz pek tatil kıvamında olmadı açıkçası. Sebebi babamın tayininin çıkması oldu. Babamın bir süredir görev yaptığı yerde görev süresi dolunca sahil kenarı bir yerlere yerleşme hayalleriyle tayin dilekçesine Antalya İzmir yazıp son tercihe de boş kalmasın diye Bolu yazdık ve Bolu'ya tayinimiz çıktı. Biz tabii ailece büyük bir şok geçirdik. Ben Adana'da aldım bu haberi. İlk önce inanamadım ama zamanla alıştırmaya çalıştım kendimi bu fikre. Birkaç gün sonra babam Adana'ya benim eğitim durumum için tayin yapmak istediğini söyledi. E bu benim için daha kötü olurdu açıkçası çünkü ben kendi ayaklarım üstünde durma -birazcık da özgür olma- olayını çok sevmiştim. Neyse ki o fikirden hemencik vazgeçtiler. Neyse, ben Temmuz'a kadar Adana'daydım sonrasında döndüm ailemin yanına. Bayramdı babaanne dede ziyaretiydi derken Bolu'ya geldik ev tuttuk sonra biz kardeşimle İstanbul'a gidip annemlerin eşyaları getirmesini bekledik. Yani sonuç olarak taşındık.
Bayağı uzun ayrıntılı bir konu çok fazla boğmak istemiyorum sizi.



 Taşınmak dışında bu yaz neler yaptım? Bu yaz daha doğrusu bu ay daha çok tarih kitapları okudum. Bunlar daha çok Türkiye ve Türk ırkının tarihi üzerineydi. Yine aynı konularda programlar, belgeseller izledim. Nedeni kendimi bu konuda yetersiz görüşümdü. Sonuçta mensubu olduğum, savunduğum ırkın geçmişini bilmemenin ayıp olduğunu düşünüyorum.
 Ayrıca sonunda A Gentlemens Dignity'î bitirip The Heirs'e başladım -cidden sonunda yani!- Dizi şu an harika gidiyor. Bir yandan da Hannibal 3. sezon devama ediyorum.
Ayrıca biraz rahatsızım son zamanlarda, hastane koridorları pek tatlı geliyor sanırım.
Öyle işte, evde öylece oturduğum için yapacak pek bir şeyim yok açıkçası. Kızlarla tatil dönüşü bir hafta Mersin kaçamağı planları falan yapıyoruz. Ama şimdilik sadece planlama aşamasındayız. Benim tatilim böyle sıradan, sıkıcı ve dinlendirici geçiyor. Bütün bir sene yine yerimde durmayacağım için pek şikayetçi değilim açıkçası bundan. Aşağıya tatilimden fotoğraflar koyacağım.
Ama öncesinde sizden bir konuda hassasiyet istiyorum. Bu yaz her güne şehit haberleriyle, gencecik askerlerimizin annelerinin feryatlarıyla uyanıyoruz. Hem de yok yere. Evet blogumun genel izleyici kitlesi bakımından belki elimizden gelen az şey var. Ama en azından şehit ailelerine elimizden geldiğince yardım edebiliriz. Şehit ailelerine bağış için TIKlarsanız sevinirim. (linki blogumun sağ üst köşesinde Atatürk resminin altında da bulabilirsiniz.)
Şimdiden teşekkürler ve herkese iyi tatiller dilerim.
(Bu arada son zamanlarda blogumla ilgili çok geri dönüş aldım. Çok mutlu oluyorum bana yazdığınızda. Lütfen yazmaya devam edin. Sizi çok seviyorum canım izleyicilerim :) )
  














Share
Tweet
Pin
Share
No yorum
mabellejournal

Ilık geçen bir Adana gününden merhabalar efendim. Ben geldim -çok erken oldu dimi?- Buralara uzun zamandır yazmamamın sebebi ne kitap ne film. Çünkü bolca kitap okudum ve hatırı sayılı film izledim. Ancak son dönemlerde okul, sınavlar ve bazı şeyler vardı. Biliyorum bunlar blog yazmama engel değil fakat kendime bayağı bir vakit ayırdım.
Şimdi uzunca anlatmak istiyorum aslında. Uzun zamandır bir arayıştayım. Kendimi arıyorum. Nasıl birisi olduğumu, ne istediğimi, ne hissettiğimi anlamaya çalışıyorum.
Peki neden arayıştayım?
İnsanlara kendimi doğru yansıtamadığımı gördüm. Ve bunun sebebinin kendimi tanımamak olduğunu anladım.İçimde onlarca kişi var. Elif Şafak'ın Siyah Süt kitabını okuduysanız bilirsiniz. Bir kadının içinde bir çok kadın vardır. İşte ben hangisi ana karakter bulamıyorum. Nasıl davranmam gerektiğini bilemiyorum. 
mabellejournal


Neyse işte efendim, kendi içimde böyle bir arayıştayım. Aslında uzun uzun yazmak isterim ama şimdilik ancak bu kadar yazabiliyorum. 
Aa bu arada bahsettim mi bilmiyorum. Tangoya başladım. Özgürce dans ettim. Tango yarışmasına katıldım, birinci olamasam da harika bir tecrübe ve harika dostluklar edindim.  
Yani efendim kısacası yaz uzun, okunacak tonlarca kitap var ve yaşanacak kocaman bir hayat. Ben artık buradayım, sizi de bekliyorum.

Share
Tweet
Pin
Share
No yorum


Harika bir bahar gününde bodrum kattaki yurt odamdan herkese merhaba!
Belki de haftalardır dinlenmeye vakit ayırmadığımı fark ettim ve bugünü tatil ilan ettim. Yine uzun zamandır yorumlar dışında blog yazmayı ihmal ettiğimin farkındayım. Hepinizin bildiği gibi vize haftasını atlattık, birkaç sosyal sorumluluk projeme vakit ayırdım, şimdi ise biraz okula ve okumaya vakit ayırmayı düşünüyorum.


Öncelikle vize haftasından başlayalım. Vize haftasında Nöbetçi Kütüphane'de sabahladık. Tabii sadece ders çalışmadık, aralarda muhabbet ettik, gitar çaldık, söyledik, dinledik. Nöbetçi Kütüphane'nin bizi diğer üniversitelerden ayıran bir şans olduğunu düşünüyorum. Harika atmosferi, Cemil ve Caner Bey, biz gönüllüler ve okumayı seven birçok insanın buluştuğu harika bir mekan.


(Nöbetçi Kütüphane'de sabahlayan okurlarla öz çekimimiz :) )

Dediğim gibi, vizelerden sonra sosyal sorumluluk projelerime daha çok ağırlık verdim. Bunlardan birisi Çukurova Üniversitesi Girişimcilik Kulübü'nün Açık Hava Sineması etkinliğiydi. Etkinlik, üyesi olduğum Sosyal Sorumluluk takımının minikleri mutlu etmek için toplayacağımız parayı tamamladık. Neşeli Günler'i izlediğimiz gösterime yüzlerce kişi geldi. Herkese teşekkür ediyorum gerçekten! İyi ki varsınız iyi ki geldiniz!




(fotoğraflar: nöbetçi kütüphane)


Şimdilik bu kadar! Bir dahaki blogda görüşmek üzere! 


Share
Tweet
Pin
Share
No yorum

İlk olarak yaşayan canlı besinlerin neler olduğunu tanımlayalım. Yaşayan canlı besinler, Güneşle büyümüş, yani içinde gerçek yaşam gücü ve enerjisi taşıyan pişmemiş çiğ meyve, sebze, yeşillik, bitkiler, filizlendirilmiş tahıl, tohum, kuru meyve ve kabuklu yemişlerden oluşur. Güneş ışınları canlı besinlere yüksek elektron yükü iletir ve Güneşe mahsus spiritüel elektrikle yüklenen bu canlı besinleri yiyerek Güneşin elektronlarını almış oluruz. Bu besinler beden hücrelerine fayda sağlamak üzere Güneş enerjisi ile yüklenir; onun için bu besinlerdeki yüksek spiritüel elektrik iyileştirme gücüne sahiptir. Hem de elektrik yükü ile bedene giren canlı besinler ve insan hücreleri arasında oluşan çekim ve özümseme yiyeceklerdeki besinlerin emilimini kolaylaştırır. Bu yaşayan canlı besin şekline ''Güneşle Beslenme'' de diyebiliriz. Bu çiğ besinler gerçek yaşam gücünü ve enerjisini taşırlar ve biz bu çiğ besinleri özümsediğimizde taşıdıkları yaşam gücü bize geçer ve hücrelerimize hayat getirir.
  İşte, ''Yaşamak için ye!'' sözünün önemi buradan kaynaklanmaktadır. Beslenmek bizim için bir yaşam kaynağı olmalı, yani her öğünden sonra yaşam gücüyle dolup hayat dolu hissetmeliyiz. Ben kendi tecrübemden biliyorum, nadir de olsa, pişmiş ağır bir yemek yediğim zamanlarda, yemekten hemen sonra kendimi yorgun ve bitkin hissedip dinlenmeye ihtiyaç duyardım. Ama buna karşın, yaşam gücü taşıyan gıdalar içeren (örneğin, meyve veya çiğ sebze ve yeşilliklerden oluşan) bir öğün yedikten hemen sonra kendimi daima canlı, enerji dolu ve hayat dolu hissederim. Yaşam gücünü, çiğ pişmemiş besinler, güneş, temiz hava ve doğada bulabiliriz, bu da en temel ihtiyacımızdır! Ve bütün yaşam gücünü taşıyan bu besinler hayata karşı daha pozitif ve sevgi dolu bakmamıza da yardımcı olur.
Çiğ beslenmek, başka bir deyişle, hayatımıza daha çok canlı çiğ besinler katmanın birçok nedeni var. Örneğin, eğer hayatınızda yeterince neşeli, güvenli ve tatmin olmuş hissetmiyorsanız; bedeninizde güçsüzlük, yorgunluk ve uyku sorununuz varsa; sinirliyseniz, güvensizseniz, korkularınız ve endişeleriniz varsa; başarısızlık duygusu yaşıyorsanız, sıkça depresyona giriyorsanız, devamlı kendinizi ve başkalarını eleştiriyorsanız; baş ağrısı ve migren sorunu yaşıyorsanız, hazımsızlık ve kabızlık yaşıyorsanız; cilt ve saç sorunlarınız varsa; hayatınız boyunca ilaç aldıysanız, halen ilaç kullanıyorsanız, ameliyat olduysanız; ayrıca bağımlılıklarınız varsa, hastalıklardan kurtulamadıysanız ve daha birçok olumsuz durumlar ve duygular içindeyseniz, çiğ beslenmeye geçmek için yeterince nedeniniz var demektir. Yaşam gücüyle yüklü olan çiğ gıdalarla beslenmek hem fiziksel, duygusal ve zihinsel bakımdan şifa sağlayıp bizi güçlendirir, hem de ruhsal anlamda da çabuk ilerlememize yardımcı olmasının yanı sıra, bu beslenme sistemiyle daha dinç ve güvenli bir biçimde yaptığımız her şeyde daha başarılı olmamıza da katkısı olabilir.
Bu gıdalar aynı zamanda enzim taşıyan temiz besinlerdir. Bu temiz besin sistemi vücudumuzun içini de temizler ve temiz tutar. Yani aslında 40-45 derecenin üstünde pişmiş besinler enzimleri ölmüş ölü besinlerdir. Örneğin bir tohumu alıp bir kaç dakika bile pişirseniz onu toprağa ektiğinizde çimlenmez, çünkü pişirmeyle yaşam enerjisini kaybeder ve enzimleri ölür. Yaşam gücümüzün, enerjimizin ve kuvvetimizin güçlenmesi için yaşayan besinlere ihtiyacımız var. Yaşayan besinlerde, yani özellikle çiğ meyve, sebze, yeşillik, bitkiler, filizlendirilmiş tahıl, tohum, kuru meyve ve kabuklu yemişlerde olan enzimler, vitaminler, antioksidanlar, mineraller, oligo-elementler ve birçok besin değerleri asıl vücudumuzdaki hücreleri besler. Bu yaşam gücü ve enzim taşıyan bu gıdalar, mideyi hiç yormayan, mideden yumuşak geçen ve kana yavaş karışan tek besinlerdir. Çünkü besinleri sindirebilmek için enzimlere ihtiyacımız vardır, enzimler besinlerin sindirimine yardımcı olur. Doğa her insana doğum sırası ve bebekliğinde ilk dişlerinin çıkmasından sonra, tüm beden sistemlerini hayat boyu korumak için çalışacak gerekli enzimleri sınırlı miktarda verir. Fakat diğer yedek kaynakları da -örneğin sindirmek için yediğimiz-, enzim içeren besinlerden sağlamamız gerekir. Aksi takdirde, pişirilerek enzimleri ölmüş yemekler yediğimizde bunların sindirebilmesi için vücudumuz kendi enzim kaynağından, yani bezelerden, kaslardan, sinirlerden ve kandan aşırarak sindirim sistemine yardımcı olur. Ve bu alanlardaki enzimlerin giderek azalması da erken yaşlılık işaretlerinin ve hastalığın gerçek sebebidir.
  Birçok bilim adamının da inandığına ve Dr. Edward Howell’in tıbbi araştırmalara göre, alerjiler, deri hastalıkları, kalp rahatsızlıkları, erken yaşlanma, obezite, birçok kronik hastalıkta ve bazı kanser türlerinde de enzim eksikliğinin etkileri görülmektedir. Bu canlı besinlerin içindeki enzimlerin tedavi edici gücü kesin olarak kanıtlanmıştır ve bunlar bedeni temizleyip, iyileştirecek ve yeniden yapılandıracaktır. Pişmiş, kızarmış ve yüksek protein içeren birçok yiyecekte kanserojen maddeler olduğu araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır. Kanseri önlemek ve savaşmak için en önemli faktörlerden birisi de, pişirme işlemi sırasında kaybolmuş olan enzimlere ve de canlı meyve sebzelerde bulunan antioksidanlara bedenin ihtiyacı olduğudur. Yiyecekleri pişirmek ayrıca vitamin ve mineralleri de yok eder ve vücudun özümsemek için kendi vitamin ve mineral kaynağını tüketmesine neden olur. Ve bunun yanı sıra, pişirme işlemi yiyeceklerin besleyici değerlerini yok edip, RNA ve DNA yapılarını da bozar. Ayrıca yiyeceklerin pişirilmesi çok sayıda serbest radikal oluşturur. Serbest radikaller, bir elektronunu kaybetmiş olan moleküllerdir; bunlar aslında bağışıklık sisteminin yabancı maddeleri bedenden atmasına yardımcı olmak için yabancı bakterileri ve bedene giren diğer saldırganları öldürür, aynı zamanda da kan akışının kontrolüne katkıda bulunurlar. Bu serbest radikallerin verimini korumak ve dengede tutmak için bedenimizin savunma sistemleri vardır. Serbest radikaller kararsız molekül yapısına sahip oluşumlardır ve miktarı çok arttığında aktif hale geçip, bütün bedeni dolaşarak canlı hücrelere zarar vererek, erken yaşlanmaya, kalp hastalıklarına, bağışıklık sisteminin zayıflamasına, alerji, diyabet, kanser, arterit, eklem iltihabı, katarakt ve daha birçok ciddi hastalığa sebep olurlar. Bu serbest radikal oluşumlarına karşı savaşacak ve bedeni koruyacak olan da, canlı besinlerde doğal olarak bulunan antioksidanlardır. Antioksidanlar en güçlü ve yoğun halde, pişmemiş meyve, sebze ve filizlerde bulunurlar. En bilinen antioksidanlardan biri olan Beta-Karoten en çok portakal, domates, kayısı, kavun, karpuz, kiraz, nar, mango, ıspanak, kırmızıbiber, havuç, tatlı patates, kabak, brokoli, kereviz sapı, marul, fesleğen, kişniş, maydanoz, kıvırcık lahana ve karalahanada bulunur.
Dünyadaki bütün canlılar arasında hiç bir canlı insan gibi hasta olmuyor (bizimle birlikte yaşayan ve beslediğimiz evcil hayvanlar dışında). Ve yalnızca insan yemeğini pişirip besin değerlerini yok ediyor, bütün vahşi hayvanlar ise çiğ beslenip bizden daha sağlıklı ve çok daha enerji dolu bir yaşam sürüyorlar ve en zor yaşam şartlarında bile dayanıklılık gösterebiliyorlar!
  “Her insan sağlıklı veya sağlıksız olmayı kendi oluşturur” demiş Buda. Hiç bir hastalık rasgele oluşmuyor. İlaçlarla anlık rahatlama sağlanabiliyor ama hiç bir zaman kendimizi tam derinden iyileştirmiyoruz. İlaçlarla hastalıklarda yalnızca yüzeysel bir tedavi sağlanabiliyor. Ayrıca da alınan her ilaçla bedene kimyasal toksin birikimi yüklemiş ve bağışıklık sistemini de iyice zayıflatmış oluyoruz. Bu yüzden de, sonradan daha yoğun veya başka şekillerde hastalıklar ortaya çıkabiliyor. Hastalık ancak toksin ve mukus dolu, tıkanmış kirli bir bedende var olabilir. Virüsler ve mikroplar vücudumuzda ancak bir bahaneyle, yani vücutta toksinler ve mukuslar olduğu sürece barınabilirler. Kötü beslenme ve hastalıklar arasındaki olan bağı artık tüm dünyada bilimsel olarak da kanıtlanmıştır. Bedenimiz bu toksinler ve mukuslardan arındıkça, vücudumuzun kendi kendini iyileştirebilecek bağışıklık sistemi o kadar güçlü olur ki, ne mikrop ne de virüs vücutta beslenip barınabilir. Çünkü virüs ve mikropların besinleri vücuttaki toksinler ve mukuslardır. Tıkanıklık da, yediğimiz ve sindiremediğimiz mukus oluşturucu ağır besinlerin birikimidir. Mukusun en fazla bedende biriktiği bölgeler de, dil, mide, tüm sindirim kanallarıdır ve bu tıkanma özellikle en fazla bağırsaklarda oluşur. İbn-i Sina da bu doğrultuda yaptığı son derece doğru bir tespitle''Esasen bütün hastalıklar yenilen ve içilen şeylerden ileri gelmektedir'' demiştir.
Bu bağlamda, tüm hayvansal ürünler,  tahıllar, beyaz şeker, kuru baklagiller, içinde kimyasal koruyucu maddeler olan hazır yiyecekler ve kimyasal ilaçlar sistemi tıkanıklığa neden olan asit oluşturucu ve sindirimi zor olan besinlerdir. Sindirimi zor olan bu asidik besinler uzun zaman midede ve bağırsaklarda kalarak fermente olup vücudumuzun içine yapışır ve sonra da pis kokular yayarak çürümeye başlarlar. Sonuçta da, toksine dönüşüp tüm vücuda zehir salgılayıp kirletirler. Zamanla da dışarıya atılamayan bu çürümüş yiyecekler bağırsaklarda katılaşıyor ve bağırsak duvarlarında katılaşmış bir plaka haline geliyor, aynen duvarlara kat kat sürülüp tabaka oluşturan kireç gibi. Bu da zamanla bağırsaklarımızın ve damarlarımızın tıkamaya başlamasına neden oluyor. Özellikle et ve tahıllar gibi besinler bağırsaklarımızda bir günden fazla hatta bazen bir kaç gün bile kalıyor. Bu da zaten en büyük hastalıklara sebebiyet veriyor. Prof. Dr. Arnold Ehret ''Şifalı Besinler ve Mukussuz Şifa Diyeti'' kitabındaki bir bölümde, Dr. Jaeger'in ''Hastalık kötü bir kokudur'' dediğinden bahsediyor.
 
  Vücudumuzdaki mukuslu besinlerden dolayı oluşan tıkanıklık yüzünden, tıkanmış kanımız hücrelerimize yeterince oksijen götüremiyor. Ve götüremediği için bütün diğer hastalıkların da sebebi oluyor. Sağlıklı bir şekilde hayatımızı sürmemiz için bedenimizin oksijenle beslemesi şart. İnsan kanına oksijeni taşıyan hemoglobinle, bitkinin 'kanı' olan klorofil ile benzeşirler. Bedenimize hayat veren oksijeni yalnızca canlı besinlerden ve temiz havayla alabiliriz! Yediğimiz diğer besinler hücrelerimizden bu oksijeni çalar ve kanser gibi hastalıklara kadar neden olabilir. Ayrıca, işlenmiş hazır yiyecekler oksijen içermez. Özellikle yüksek yağ ve proteine dayalı besinler oksijen miktarımızı önemli şekilde azaltır. Oksijen içeren yiyecekler piştiğinde oksijenlerini kaybederler. Yemeği pişirirken oluşan aroma oksijen moleküllerinin o yemeği terk ettiğinin fiziksel ifadesidir. Ama canlı besinlerle, özellikle çiğ meyvelerde ve klorofil dolu sebzelerde bedene sürekli yüksek miktarda oksijen kaynağı olur.
  Aslında hastalık diye bir şey yoktur, yalnızca dışarıya atılamamış, gereksiz ve sindirilmemiş besin parçalarıyla tıkanmış, mukus ve toksin dolu kirli bir bedenin sonuçları vardır. Prof. Dr. Arnold Ehret’in de dediği gibi, ''Hastalık bir tıkanmadır'' ve de ''Bunca yanlış beslenme ve bunca tıkınmaya rağmen hala yaşıyor olmamız bir mucizedir''. Bu tıkanmalar her insanın psikolojisine, beden yapıları, genetik yapıları ve yaşam tarzına göre farklı faklı yerlerde yoğunlaşıp, farklı ‘hastalıklar' olarak ortaya çıkar. Hayvansal ürünler, etler ve tahıllılardan oluşan bu çok fazla mukus ve asit oluşturucu beslenme şeklimizin yerine, yaşayan canlı besinleri çoğunluklu beslenmemize kattığımız zaman bunun sonucunda iyi ve hızlı bir sindirim sisteminin keyfini çıkarabiliriz. Bütün bu hastalıklar ve tıkanıklardan arınmanın tek yolu mukus ve asit yapmayan sindirilmesi kolay olan çiğ meyveler, yeşillikler, salatalar, sebzeler, çimlenmeler, kuru meyveler ve kabuklu yemişler yemektir. Bunun yanı sıra oruç da çok güçlü ve hızlı bir arınma, detoks ve iyileşme yöntemidir.
  Tabi ki yalnızca kötü besin alışkanlıkları değil, aynı anda da stres, üzüntü, şiddet, kıskançlık, kin ve nefret gibi olumsuz duygular da bedenimize asit verip zehirler ve hastalığa sebep olabilir. Toksin dolu bir vücutta bu tür duygular daha kolay var olduğu gibi, arınmış bir beden ise negatif duyguları kontrol etmemize yardımcı olur ve de sevgi ve huzur yolculuğunda daha çabuk ilerlememize yardımcı olur. Örneğin et yemekleri vücutta amonyak bırakır ve amonyak da şizofreni ve akıl hastalığına yatkın insanlarda ruh hastalıkları oluşması riskini daha da çoğaltır.
  Beslenmenin yanı sıra egzersiz de çok önemli, insanın vücudunu hareket ettirmeye ihtiyacı var. Çocuklara bakın, onları bıraksanız bütün günü koşarak, zıplayarak geçirirler. Aslında bizim de onlar gibi olmamız gerekir. Büyüyüp zamanla bu enerjiyi kaybetmemiz yine yaşam gücü taşımayan besinlerle beslenip, vücudun yorulmasından kaynaklanıyor. Yağları yakmak, vücudun arınmasına yardımcı olmak, enerji ve neşe sağlamak için egzersiz şart. Ayrıca yoga, dans ve başka fiziksel egzersizler yapıyorsanız çiğ beslenme sistemi daha fazla güç ve esneklik vererek, sizin bu alanlarda daha hızlı ilerlemenizi sağlayacaktır.
  Kanımızın kusursuz temizlikte olması için doğal meyvelerin şekerine ihtiyacı vardır, yani karbonhidratın en gelişmiş şekli ve adı kimyasal olarak glikoz veya früktoz olana. Bu şeker olgun meyvelerde bulunduğu gibi daha basit şekliyle salata ve sebzelerde de bulunur. Kanımızın bileşimi için beslenmek en temel ihtiyaçtır. Hücrelerimizin yaşamı kanımızın kalitesine bağlıdır. Kaliteli bir kan da ancak arınmış bir vücutta var olabilir. Sistemimizdeki bütün kan hücreleri besin taşıyıcıdır ve aynı anda da atık toplayıcıdır. Her bir hücrenin bizim için görevini günde 24 saat aralıksız, durmadan, yorulmadan yapabilmesi ve fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için doğru şekilde beslenmesi şarttır. Başka bir deyişle, gençleşmek, genç kalmak ve beden sistemimizin iyi çalışması ve temiz kalması için kan akışının ve kalitesinin en yüksek potansiyelinde olması gerekir. Çeşitli diğer hücrelerimiz doğru dürüst beslenemediğinde erken yaşlarda yaşlılığın izleriyle ve hastalıklarla karşılaşırız. Bunun için de, yalnızca doğal, canlı, yaşayan, organik besinler yiyerek ve içerek kan hücrelerimizi doğru şekilde ve tamamen besleyebiliriz. Dr. Norman W. Walker ''İyi ve saf bir kan bankadaki para gibidir, bundan dolayı kanımızı kirletmemeli, harcamamalı ve ateşe atmamalıyız” demiş.
  Sağlıklı sindirim sistemine sahip olan bir beden sağlıklıdır ancak, sindirimi kolay ve bağırsaklardan çabuk dışarıya atılan canlı besinler, aynı zamanda vücudumuzu toksinlerden ve mukuslardan arındırır. Yemekleri iyi çiğnemek de iyi sindirim yapabilmenin önemli bir parçasıdır. Özellikle meyveler neredeyse tamamen ağızda sindiriliyor. ''İçeceklerinizi çiğneyin ve gıdanızı da için” demiş Gandi. Beden arındıkça, bedenin özümleme sistemi daha verimli bir hale gelir. Arınmış temiz bir beden havanın azotundan bile beslenip yararlanabilir. Mineral, vitamin, birinci kalitedeki proteinler ve bedenin büyümesi gelişmesi için başka gerekli maddeleri taze meyveler, yeşil sebzeler ve çeşitli kabuklu yemişlerde buluruz. Bu doğal beslenme biçimi bedenimizi, organlarımızı yeniden inşa eder ve bütün hücrelerimizi de gerçekten besleyip doyurduğu için onlara sağlık ve canlılık kazandırır; ayrıca zihinsel ve moral kusursuzluğa ulaşmamızı da sağlar. Hücreleri gerçekten beslenmemiş tüm insanların esasen aç olduklarını söyleyebiliriz. Aslında obez bir kişi en çok aç kalmış hücrelere sahiptir. Yani insanlar midelerini doldurup doyuruyorlar ama hücreleri hep aç kalıyor. Doymayan hücreler yüzünden de insan tatminsizlik duygusuyla daha fazla yeme isteği duyuyor. Dolayısıyla, hücrelerimizi gerçekten doyuracak olan besinin tüm canlı çiğ besinler olduğunun iyi anlaşılması gerekir.

  Ölü ve mukuslu yiyecekler vücudumuzdaki toksin birikiminin ve tıkanıklığının en büyük sorumlusu olduğunu ve bundan dolayı hücrelerimizin de yeterli beslenemediğini belirtmiştim, bunun yarattığı başka olumsuzluklar da, erken yaşlanma ve bunla beraber gelen yorgunluk, bitkinlik, halsizlik, dikkatsizlik, beyaz saç, kırışıklık gibi şeylerdir. Pişmiş-ölü yemekler, ölü-cansız bir enformasyon taşırlar. Canlı besinler ise hayat ve yaşam bilgisini bize aktarırlar. Ayrıca bunlar bizim duygularımızı ve hatta rüyalarımıza kadar bizi etkiler. Bilimsel olarak bile yaşlılığın bir anlamda bir hastalık olduğu kabul ediliyor. Hayatımız boyunca genç ve sağlıklı yaşamak için yaratıldığımıza inanıyorum. İnsanoğlu, sonradan yarattığı tamamen zihinsel bir besin sistemiyle bedenini kirletip, zehirleyip hastalıklı olma ve yaşlanma gibi sonuçları kendisi ortaya çıkarmıştır. Hâlbuki canlı ve yaşayan besinler bu toksin birikimleri temizler, tıkanıklıkları açar, hazım sistemimizi güçlendirir ve hücrelerimizi besleyip doyurur. Yaşam gücü ve enzim taşıyan bu gıdalarla arındıktan sonra, on yaş ve daha fazla bile gençleşmiş bir bedene sahip olabilmemiz olasıdır. Ve ayrıca fonksiyonlarını eskisinden çok daha iyi yerine getiren enerji dolu bir bedene kavuşabiliriz.
  Öte yandan, tabi ki yaşlanmayı tamamen durdurabilmemiz olası değil ama sağlıklı, dinç, enerjik bir şekilde bilgelik ve zarafetle olgunlaşmaya gidebilmek bizim elimizde. Bunun yanı sıra, canlı besinler insanı zihinsel olarak da daha verimli hale getirir, daha fazla odaklanmamıza yardımcı olur ve ruhen özgürleştirip aydınlığa kavuşturur. Temiz arınmış sağlıklı bir beden güzellikle, enerjiyle, neşeyle hayat dolu ışıldar ve hayatta doğru ve yanlışı daha net ayırt edebilmekle algılarımızı daha yüksek, daha dinç ve daha açık hissederiz. Zaten yemek zihnimizi tatmin etmek için değil, bedenimizi beslemek için olmalı. Aslında yemek aşılması en zor bağımlılıktır. Ama kötü beslenme alışkanlıklarımızı, iyi alışkanlıklarla değiştirmeye başladığımızda, şimdiye kadar hiç deneyimlemediğimiz yeni tatmin olma duyguları keşfedeceğiz. Ve bize zarar veren bu eski sağlıksız beslenme alışkanlıklarından da tamamen kopabildiğimizde, bunlar artık bize hiç çekici gelmemeye başlayacak. Bundan böyle beden içgüdülerimiz kendine gelip artık sağlıklı canlı yaşayan ve meyve türü besinlere yönelip sadece bunlara ihtiyaç duyacak ve onlarla tatmin olacak.
 Yiyecekleri pişirmek canlı besinlerin doğal aromasını, tadını ve rengini de yok ediyor. Güzel kırmızı bir elmayı alıp pişirdiğimizde hem rengi solar, kokusu ve aroması yok olur, hem de lezzetini kaybedip tatsız olur. Aynı şekilde, sebzeler ve diğer canlı gıdalarda da bu durumla karşılaştığımız için bu kaybolmuş tadı ve aromayı şeker, tuz ve baharatlarla güçlendirip arttırmak ihtiyacı duyarız. Pişirme işlemi sırasında besinlerin neredeyse tüm enzimleri, oksijeni, vitaminleri, mineralleri, aroması, kokusu, tadı kaybolur. Ve bu besin değerleri ve güzel aromalar pişen yemekleri terk edip havada kayboldukları için bizi beslemezler. Fabrikadan çıkma hazır gıdalara ihtiyacımız yok, toprak bize en doğal haliyle, güzel şekli ve tadıyla zaten ihtiyacımız olan tüm gıdaları sunmuş. Bunların en doğal halleriyle beslendiğimizde, besinlerin tüm özelliklerini ve değerlerini aldığımız gibi aynı anda da hastalığa yol açan sebeplerden bizi korur; hem de bize gerçek bir yaşam sevinci, neşe ve mutluluk sağlar. Toprak anaya güvenip ona kendimizi bırakmayı yeniden öğrenmeliyiz ki bedenimize şifa getirip bize en iyi şekilde bakabilsin! Yazar ve hijyenist beslenme uzmanı Albert Mosseri, “İnsanın kendi yemeğini üretmesine ihtiyacı yok, çünkü zaten doğa bunu insan için harika şekilde hazırlıyor'' demiş. 
 
  Şu bir gerçek ki, en iyi pişirme işlemini ve sunumunu zaten doğa bizim için yapıyor. Bu yaşayan canlı besinlere çiğ diyoruz ama aslında bu besinler 'Kutsal Güneş' tarafından özenle en mükemmel şekilde kusursuzca pişiriliyor. Güneş, doğanın bize sunduğu besinleri olgunlaşma kıvamına getirip hem tadı, hem de bütün besin değerleriyle bize en iyi şekilde faydalanıp tatmin olabilmemiz için hazırlıyor. En mükemmel aşçı olan 'Kutsal Güneş' in hazırladıklarının daha karmaşık düzenlemelere ihtiyacı olmadığı gibi, insan gıdasını pişirdiğinde ve işlemlerden geçirdiğinde bu besinlerin çoğunu faydasız hatta bedene zarar verecek bir hale getirir.
  ''Güneşle beslenme'' sisteminde yediğimiz saatlerin de çok önemi var. Güneşin olduğu saatler en iyi şekilde hazmettiğimiz saatlerdir. Öğlen 12:00 – akşam 20:00 arası sindirim sistemimizin çalıştığı saatler; akşam 20:00 – sabah 04 arası özümseme sistemimizin çalıştığı saatler; ve sabah 04 – öğlen 12:00 arası da bedenin ‘süzme ve temizleme’ sisteminin çalıştığı saatlerdir. Saatleri oturduğumuz yerlere ve yaz ve kış zamanlarına göre biraz değişebilir. Yani Güneş batmadan son öğünü yemek ve sabahları 12 den önce yediğimiz ilk öğünümüzün hafif olması doğal döngümüzü korumak açısından çok önemli! Bir de, iyi bir hazım ve bu hazım sürecinden en iyi biçimde faydalanabilmek için sindirim sistemine yüklenmememiz ve iyi bir hazmın gerçekleşmesine fırsat vermek gerekir. İbn-i Sina’nın bu konuda söylediği“Yemek yedikten sonra yenenler hazım oluncaya kadar başka bir şey yeme! Zira şifa yemeğin hazım olmasındadır. İnsanın sağlığını bozan, yemek üzerine yemek yemektir” şeklindeki önerisi çok doğrudur.
Sabahleyin vücudumuza verebileceğimiz en güzel armağan mide tamamen boşken onu bol meyveyle, meyve suları veya sebze sularıyla doyurmak olur. Meyvenin muhakkak tek başına yenmesi ve (çiğ sebze ve yeşilliklerin dışında) hiç bir yiyecekle karışmaması gerekir çünkü başka yiyeceklerin hemen arkasından yenildiğinde, fermente olup, vücutta alkol, asit ve gaz yapar. O zaman meyvenin faydası dokunmadığı gibi aksine zararlı olur, bu yüzden genelde insanların öğünlerinden sonra tatlı olarak taze meyve yeme alışkanlığı hazımsızlık gibi sindirim rahatsızlıklarına yol açıyor.
Bildiğimiz gibi, sindirilememiş besinler vücutta çürür ve toksin yapar. Bundan dolayı, meyveleri yemeklerden 1 saat önce veya iki saat sonra yemek en doğrusudur. Ama en güzeli sabah aç karnına meyve yediğimizde, meyvenin bütün yararları doğrudan kanımıza geçer ve biz de en optimum bir biçimde faydalanmış oluruz. Ve bedeni bütün gün için enerjiyle depolanmış oluruz. Örneğin ben her sabah şöyle bir metot uyguluyorum; çok erken kalkıp önce bir kaç saat meditasyona oturuyorum, yani ilk olarak ruhumu beslemiş oluyorum; sonra saf su içip ardından da limonlu su içerim, sonra biraz hareket-yoga yaparım ve ardından gerçekten acıkarak taze meyveli büyük bir içecek hazırlarım veya bir öğünlük taze meyve yerim. Böylece günüme güzel, enerjik ve pozitif başlarım. Tam 100% çiğ yiyemeseniz bile en azından sabahları meyve yiyip, öğlen ve akşam öğünlerinizin yanında her zaman salatalar gibi, canlı çiğ yemekler de katabilirsiniz, o zaman sağlıklı bir yaşama önemli bir ilk adım atmış olursunuz.
  Ancak, “Güneşle Beslenme” sistemine çok ani bir geçiş yapmak doğru olmaz. Eski beslenme biçimimizi çok hızlı ve ani bir şekilde değiştirirsek yeni beslenme biçimimizin kalıcı olma şansını zorlamış oluruz. Dolayısıyla sağlıklı ve daha kolay bir geçiş için ilk adımlar önce ‘vejetaryen’ olmakla yani et ürünlerini kesmekle başlar. Bedenimizin sesini dinleyerek belirleyeceğimiz bir süre sonra da ‘vegan’ olmaya, yani süt, peynir, yoğurt, yumurta vs. gibi tüm hayvansal ürünleri, kesmeye geçilir. Sonradan da daha hijyenik bir beslenme sistemine geçiş yapılır, yani bu aşamada tahıllar, beyaz şeker, kızartmalar ve kuru bakliyat bırakılır (çimlendirilmiş kuru bakliyat yenebilir). Ondan sonra da, zamanla istenirse daha çok çiğ beslenmeye yer verilebilir ya da tamamen bu tür beslenmeye geçiş yapılabilir. Veya hijyenik beslenme sisteminde daha uzun kalmayı dilersek de sağlıklı bir yaşama kavuşulabilir. Bu yaklaşımla, geçiş aşamalarını yumuşak ve bizi zorlamayacak bir biçimde gerçekleştirmiş olduğumuz gibi, aynı zamanda, hem bedenin hem de zihnin alışkanlıklarını değiştirerek bunlardan daha rahat bir şekilde kopmayı kolaylaştırmış oluruz. Sonuçta, her eski yemek alışkanlığını usulca geride bıraktığımızda, onun yerine daha fazla meyve ve çiğ yiyecekler koymak beden için en sağlıklı olur.
  Tabi ki 70% - 80% çiğ beslenmeye adım attığınızda ve en toksik olan beyaz şeker, etler, hayvansal ürünle, beyaz un gibi mukus oluşturan tahıllar ve kuru bakliyattan uzak kaldığımızda, hijyenik beslenme yani daha temiz beslenmeye başlayıp arındığımızda çok daha sağlıklı ve rahatsızlıklardan uzak bir yaşama geçmiş oluruz. (Bu arada, baklagillerle ilgili olarak hatırlamalıyız ki, kuru bakliyatta çok miktarda protein ve azot olduğu için bu vücutta iltihap oluşmasına neden oluyor, ama aksine bunları çimlendirdiğinizde, içindeki fazla protein ve azot dönüşüme uğruyor ve bir anlamda sebze gibi oluyor; dolayısıyla çimlenmiş kuru bakliyat aksine yararlıdır. Ama eğer pişirmek istiyorsanız, önce çok az çimlendirip sonra pişirmek en zararsız pişmiş şekli olacaktır). Bazen yalnızca bir öğününüzü sırf çiğ beslenerek geçirmeyi deneyebilirsiniz, sonra yavaş yavaş alışınca ve kendinizi iyi hissedip hoşunuza gitmeye başlayınca, belki gündüzleri sırf çiğ beslenip, akşam 17: 00 'den sonra bir tek pişmiş öğün yemeye geçebilirsiniz. Bunu uyguladığınız zaman kendinizi çok iyi hissedeceğinize ve bu tarz beslenmeyi artık bir daha bırakmayacağınıza inanıyorum.  Kim bilir, belki sonradan sırf çiğ beslenmek isteyip, bundan çok da tatmin olabilirsiniz. Ama şahsen söyleyebilirim ki, yüzde yüz meyve yoğunluklu çiğ beslenme en mükemmelidir ve potansiyel olarak bizi en yüksek derecede sağlığa götürür.
  Meyveler kendi doğal halinde yiyebileceğimiz en güzel besindir. Doğru şekilde yendiğinde onlardan yararlanabiliriz. Aslında bedeni en çok temizleyip vitamin veren de meyvedir. En çok vitamin ve antioksidan da yine meyvelerde bulunur. Meyvenin hazmı bir saatten azken, etli pişmiş bir yemek yendiğinde hazım saatlerce bile sürebiliyor. Beden ancak hızlı sindirebildiğinde kendini temizlemeye verebiliyor, hücrelerini yeniliyor ve kanı arındırıyor ki cildimizi ve organlarımızı sağlıklı ve genç tutabilsin. Hazmı ağır yiyeceklerde beden bütün enerjisini sindirime verir ve yapması gereken fonksiyonlarını dolduramaz, bedeni arındırmaya temiz tutmaya vakti olmaz. Bol meyveli sağlıklı bir besin sistemine ilk giriş yaptığımızda vücut kendini belli bir süre yoğun bir temizliğe yani detoksa sokar. Bu süreç her kişinin beden kirlilik derecesine göre değişir. Yani ilk olarak bedenin, vücutta birikmiş eski artıkları atması gerekir. Detoks sırasında yorgunluk, güçsüzlük, baş ağrısı, kilo kaybı, ağızda kötü bir tat ve koku, iritasyon, karamsarlık, zihin bulanıklığı, koyu idrar, susuzluk gibi belirtiler de ortaya çıkabilir. Onun için diyetimizi değiştirmeye karar verdiğimizde bunu önce yumuşak bir geçiş diyetiyle yapmak beden ve zihin açısından çok daha kolay ve daha sağlıklı bir detoks sürecinden geçmemizi sağlar.
Aslında başlangıçtaki en büyük zorluk detoksun fiziksel yönü değildir, bunun geçici bir süreç olduğunun farkındalığıyla, detoksun güzel sonuçlarının izlerini her geçen gün daha fazla görerek ikna olabiliriz. Fakat en büyük zorluk aslında zihinsel detoks sürecinden geçmektir, çünkü yemeğe karşı olan duygusal bağımlılıklarımız bazen çok eskilere çocukluk günlerimize kadar dayanır ve o eski alışkanlıklarımızı değiştirmeye başladığımızda çeşitli duygularla yüzleşmeye başlayabiliriz; belki de uzun bir zaman süreci içinde bastırdığımız bazı duygularla bile karşılaşabiliriz. Ve genelde bunlardan kaçmayı ve bastırmaya alıştığımız için bunlarla yüzleşmek pek hoşumuza gitmeyebilir. Aslında bu beden ve zihin detoksu, aynı anda, her insanın yaşamış olduğu bazı tatsızlıkların izlerinden özgürleşmek ve hafiflemek için büyük bir şans. Daha doğal sağlıklı bir beslenme sistemini ve yaşam tarzını içselleştirip, temizlik sürecinden de geçmenin etkisiyle; rahatsızlıkların ve hastalıkların yok olması, enerji yükselişi, fiziksel enerji, güçlü odaklanma, rahat uyku, zihin açıklığı, gençleşme, yaşam sevinci, mutluluk, başarı, yaratıcılık, daha sabırlı olma, daha sevgi dolu olma, daha güzel ilişkiler kurabilme, kendine güvenin artması ve kendini sevmeyi öğrenmek gibi sonuçlar ortaya çıkıyor. Bunları ben de kendimde deneyimleyip gözlemledim. Doğanın ve yaratılışın vücudumuza verdiği en güzel özellik de detoks sırasında kendisini her zaman tekrar yenileyebilme şansıdır.
  İnsan içgüdüleri onu daha çok tatlı şeylere yöneltir. Doğduğumuz andan itibaren ilk aldığımız besin olan anne sütü çok tatlıdır. Ama asıl içgüdülerimizle bağlantıya girdiğimizde bu daha gerçek içgüdüler bizi meyvelere doğru götürür. Gerçek içgüdülerimizi ve tat alma duyularımızı zamanla, tuz, beyaz şeker ve kuvvetli baharatlar kullanarak nesilden nesile giderek iyice bozmuşuz. Meyve insanlığın başından beri hep vardı.   Ama tahıllar,  kuru baklagiller ve sütlü gıdalar en fazla on bin yıldan beri var. Antropolojik bir çalışma, meyvenin insan beslenmesinde temel ve önemli bir yeri olduğunu gösterir. Antropolog Dr. Alan Walker, araştırmaları sonucu milyonlarca sene önce bulunan fosil diş ve çeneden yola çıkarak, insanoğlunun geçmişin en büyük kısmı yalnızca ve tamamen frutaryen olduğunu, yani yalnızca meyve ile beslendiğini kanıtlamıştır.
  Bu demektir ki, yüz binlerce sene boyunca ekmek, peynir, pilav, makarna ve pasta gibi şeyler bulunmadan önce, meyve yüzbinlerce yıldan beri insanın temel yemeğiydi. Bu bilgilerin ışığında, evvelce dünyada yaşadığı birkaç milyon yılla karşılaştıracak olursak, insanın, dünyadaki varlığının yalnızca çok kısa bir süresini avcı olarak geçirmiş olduğu ortaya çıkmaktadır.
  Meyveler her zaman en sağlıklı, vitamin dolu ve besin kaynağı yüksek olarak kabul edilmesine rağmen insanlar çok az meyve tüketiyorlar. İnsanın beslenmesinde meyve ancak genelde yan yemek ve tatlı olarak yer alıyor. Fiziksel efor yapmak isteyenler genelde ekmek, makarna, et gibi ağır besinler gerektiğini düşünmekteler. Aslında hazmı ağır olan besinler hazmın gerçekleşmesi için vücuttaki tüm enerjiyi çekip kullandığından dolayı bedeni çabuk yorar. Hâlbuki meyvenin doğal şekeri vücutta enerjiye dönüşür. Meyve liflerle doludur ve en kolay sindirebileceğimiz besindir (yanlış besinlerle karışmadığı takdirde). Tam olmuş bir meyve bedenden çok az bir miktarda sindirim enzimi çeker, yani vücudu çok az yorar. Üstelik bunun güzel döngüsü, -diğer bütün canlı çiğ besinlerde olduğu gibi-, meyvenin vücuda tekrardan enzim yüklemesidir. Vücudun en önemli ve temel fonksiyonu besinleri özümlemesidir. Bu demektir ki, en yararlı vitaminli, proteinli, mineralli besinleri bile alsak, eğer vücudun özümleme kapasitesi azsa, bize yararlı olacağını zannederek aldığımız o besinlerin vücudumuza hiç bir faydası ve etkisi olmaz. Onun için besinlerle doğru karışımları yan yana getirmek çok önemlidir. Örneğin en kötü karışımlardan biri, meyveyi pişmiş bir yemekle, kahvaltıyla, ekmekle veya tahıllılarla beraber veya hemen sonra üstüne yemek. Bu kombinasyonda yenen meyve vücuda yarar yerine sadece asit oluşturur ve o yediğiniz öğünün de sindirimini bozup, midede fermente olup çürümeye başlar. O zaman da gaz, mide rahatsızlığı gibi problemler ve hastalıklar ortaya çıkar. Yani insanların düşündüğünün aksine meyvenin kendisi gaz yapmaz, yanlış karışımlarla karıştırdığımızda gaz yapar.
  Meyvenin başka özelliklerinden biri de çok su içermesidir. Bedenin su içermeyen besinleri sindirebilmesi için çok enerji harcaması gerekiyor, fakat çok su içeren meyve gibi besinleri beden çok kolay sindirebilir. Ve çok su içeren besinler hem kolay hazmedilir hem de içindeki su toksinleri atmaya ve bedenin temiz kalmasına yardımcı olur. Eğer yeterince su içeren besinler yemiyorsanız, yerine her gün çokça su içmeniz şart. Pişmiş besinler vücudumuzun suyunu çekip susuz bırakır, fakat taze meyve ve sebze gibi çiğ besinler tam tersine çok su verip vücut sistemimizi güçlendirir. Bedenimizin en çoğu sudan oluşur ve sürekli bedenimiz bu suyu atar. Bu bakımdan susuz kalmamak için günlük 2 litre su içmemiz tavsiye edilir, bu da aşağı yukarı sekiz su bardağıdır. Bunun yanı sıra hatırlamamız gereken önemli bir nokta da,  yemek yerken su içmenin besinlerin sindirimini engellediği ve durdurmasıdır; çünkü besinler mideye geldiği zaman mide bu besinleri parçalamak ve çok mikroskobik hale getirmek işlemi sırasında özel bir enzim salgılar, işte bunu yapan kuvvetli yoğun asidi sulandırmamak gerek. Eğer bu enzimi sulandırırsak besinlerin parçalanma işlemi olması gerektiği biçimde olmaz ve sağlıklı sindirim gerçekleşmez. Bunun sonucunda da mide sıcaklığında uzun süre kalan besinler midede çürür ve toksine dönüşür. Onun için, suyun yemekten 1/2 saat önce ve yemekten en azından 1 - 2 saat sonra içilmesi önemlidir.
  Bunun yanı sıra, meyve alkalin bir besindir. Et, balık, kuru baklagiller, tahıllar ve diğer hayvansal ürünler asidik besinlerdir. Meyveler güzel kokuları, formları, renkleri ve pozitif titreşimleriyle hem görsel hem ruhen bizi besler. Meyveler, uzun, sağlıklı ve mutlu bir yaşamın en önemli kaynaklarından biridir. Dünyamız önceden bir meyve cennetiydi fakat insanlar başka şeyler de yiyerek meyve tüketmeyi azalttılar ve bu yüzden giderek birçok meyve türleri yok oldu. Ve insanlar meyve yemeği azalttıkça maalesef meyveler giderek yok olma yolundalar. Onun için bol meyve yiyerek ve meyveyi daha çok talep ederek doğanın bize verdiği en güzel armağan olan meyvelerimizi kurtaralım. Böylece hep beraber tekrar meyve cennetine adım atabiliriz.
  Bu konularda bilgilenmekle bu bilgileri pratiğe geçirmek tabi ki çok farklı, ama bilgi edinmek ilk önemli adımdır, sonra zaman ve çabayla bilgilerimizi uygulamaya geçmeye çalışabiliriz. Bu yolda hata yapmak ya da başaramamak diye bir şey yoktur çünkü pozitif veya negatif her adım bir ilerlemedir ve hepsi öğrenmenin bir parçasıdır. Hayatta ne kadar düştüğümüz değil, ne kadar tekrardan ayağa kalkabiliyor olmamız bizi güçlendirir, başarıya götürür ve ilerletir. Hayatın kendisi zaten iniş ve çıkışlar üzerine kurulu, dolayısıyla düşüşler bizim eksikliğimizden dolayı gelen bir şey değildir. Yani hatalara düşmüşüz gibi hissetsek bile kendimize karşı hep yumuşak ve nezaketli davranmamız çok önemli. Ayrıca, hatalarımızın objektif biçimde farkına varmalı ama kendimizi ağır bir biçimde yargılamamalıyız. Hiç bir zaman ve hiç bir şekilde türlü aşırılıklara düşmeden yaşamayı öğrenmemiz şart. Benliğimize ve bedenimize en iyi gelecek yola dengeyi tutarak girip ilerlemek gerekir. Çünkü uç noktalarda yaşayarak dengeyi sağlayamayız ve bu yüzden düşüş yaşama olasılığımız yükselir. Sağlıklı bir yaşamın sırrı ilk olarak dengeyi ve huzuru bulmak ve bunu yaşamımızda daima uygulamaktır.
  Doğa, canlılığı, güzelliği, renkleri, neşesi, dinginliği, huzuru, sesi ve ışığıyla bize en güzel bir örnek olarak yansımakta. Aslında, farkında olmasak bile, biz de onun bir parçası olarak bütün bu özelliklere sahibiz. Bedenimiz ve hayatımızdan yalnızca biz sorumluyuz yani ona yalnızca biz en iyi şekilde bakabilir ve iyileştirebiliriz. Sağlığımızı ve hayatımızı bugünden itibaren daha çok bilgilenerek ve bilinçlenerek ele alabiliriz. Bu doğrultuda, canlı yaşam gücü taşıyan besinlerle eski beslenme alışkanlıklarımızı değiştirerek, bunun üzerimizdeki etkilerini incelemenizi ve bedenimizin verdiği sinyallere ve sesine uyanıp onu gerçekten dinlemeyi öğrenmenizi öneriyorum. Bedenimizin gerçek ihtiyaçlarıyla bilinçlice ilgilenmemiz kendimizi sevmeye başladığımızın bir yansımasıdır. Gerçekten doğru ve iyi beslenmiş sağlıklı bir bedenin içinde daha canlı, renkli, neşeli ve sevgi dolu güzel bir dünyanın kapıları kolay açılır. Ve o zaman hak ettiğimiz yaşam sevincini tekrar bulabilir, hayatımızın kalitesini artırır ve sonuçta kendimizin en iyisi olabiliriz.
  Bilinçli gayretlerimizin sonucunda doğamızın gerektiği gibi daha pozitif, daha neşeli ve yaşam dolu olabiliriz. Şu an belki çoğumuzun bedenleri daha en sağlıklı düzeyde olmayabilir ve bu bedenin taşıdığı ruh da henüz dilediğimiz kadar yüksek bir spiritüel bilince erişmemiş olabilir. Ama her bakımdan daha öte “iyileşmeye” doğru adımlar attığımızda, hem fiziksel, hem zihinsel, hem de ruhsal olarak dönüşebilir ve içimizdeki ışığı bulup varlığımızla ışıldamaya başlayabiliriz. Böylece, spiritüel anlamda güçlendiğimizde, karşılaştığımız tüm zorlukları başarıya ve bilgeliğe dönüştürme yeteneğini etkinleştirebilir ve sonuçta hayatı gerçek sevgiyle yaşamaya başlayabiliriz.   Gelin mutluluğu seçelim ve sonsuz bereketin ve sevginin olduğu o çok özel yerin bizi beklediğini unutmayalım.
Share
Tweet
Pin
Share
No yorum

Son yayınladığım yazıyı yazmamın üstünden 2 hafta geçti. Bu 2 haftada yorumlayabileceğim bir kitap okuyamadım maalesef :(
O yüzden telafi amaçlı blog yazısı yazmaya karar verdim. Sizinle son 2 haftada neler olduğunu paylaşmak istiyorum.
Öncelikle Adana'ya döndüm, ilk gecemi polis evinde geçirdim ve yurda yerleştim. Ama bu yurda yerleşme olayı benim için oldukça yorucu ve karmaşık oldu.
Sabah dokuzda uyanıp Ziyapaşa'daki Kyk Müdürlüğü'ne gittim bana müdürün saat birde geleceğini söylediler. Tabii ben o saate kadar gidiş dönüş yapmak yerine mağaza gezmeyi tercih ettim. Saat bire kadar gezip gereksiz bir sürü şey aldıktan sonra saat 12:50 falan gibi babam aradı. Meğerse kyk müdürünün değil de sabancı yurdunun müdürünün yanına gitmem gerekiyormuş. Neyse, Sabancı Yurduna gittim, müdürle görüşmek için bi yarım saat falan bekledim sonra müdür ile görüştüm. Ve müdür bana ismimin yeni gelen öğrenciler arasında olmadığını söyledi. Tekrar tuttum kyk müdürlüğünün yolunu.
Kyk Müdürlüğü'ne gittim. Beklerken Sabancı Yurdu'nun müdürü gelip sana Fevzi Çakmak Yurdu çıkmış demesin mi..
Hani hiç mi bi işim yolunda gitmez anlayamıyorum bazen.
Neyse polis evine döndüm valizlerimi aşağı indirip bekledim. Arkadaşlarım geldi arabaya koyduk valizleri falan. Sonra yurt girişinde indirdik valizleri arkadaşım gitti falan. 2 kocaman ve acayip ağır valizimi bekleme odasına bırakıp kaydımı yapacağım binaya gittim. Kadın gerekli evrakları isteyince aval aval baktım yüzüne. Gerekli evraklar derken? Neyse ki çok fazla istenen bişey yoktu. Yalnızca öğrenci belgesi almam gerekiyordu saat beş olmadan. Hızla fakülteme gittim fakat öğrenci belgesi fakülteden alınmıyormuş. Okulun diğer ucundaki dekanlığa gidip öğrenci belgemi aldım. Tekrar yurda dönüp kaydımı yaptım. Ancak gün boyunca uğraştığım şeyler bir yana en zor yanı yeni başlıyordu: valiz taşımak. Misafirhanede yer olmadığı için beni üçüncü kata vermişler. 2 kocaman valizimi üç kat çıkartmak ve yerleştirmek benim için çok çok zor oldu fakat gün bitmeden yerleştirdim. (tabii daha sonra misafirhaneye geçerken de üç kat indirmem ayrı bir konu!)
Neyse, sonuç olarak şu an size Fevzi Çakmak Yurdu A Blok Misafirhanesinden yazıyorum ve sanırım uzun bir süre burada kalacağım. Umarım da öyle olur! Çünkü artık taşınma macerası ile uğraşmak istemiyorum. Benim için maceralı fakat oldukça yorucu geçen günümü sizinle de paylaşmak istedim. Umarım fazla sıkıcı olmamışımdır :)
Share
Tweet
Pin
Share
No yorum

Merhaba!
Uzun zamandır kitap yorumu dışında blog yazmadığımın farkındayım. Aslında ilk yazımdan sonra hiç yazmadım sanırım. Bu süre içerisinde neler oldu peki?
En başta okulum tatil oldu, ailemin yanına geldim. Tabi bolca dinlendim, dizi izledim, kitap okudum ve bir dönemin yorgunluğunu böyle attım. Geldiğim hafta büte kalıp sonraki hafta dönme planları yapmıştım fakat büte kalmadığım için tatilimi uzattım. Sanırım bir aydır burdayım ve işte pazar günü Adana'ya dönüyorum. Üstelik bu defa da farklı bir maceraya gidiyorum. Bir süre önce yurttan ayrılmıştım ve bu dönem yeni bir yurda geçiyorum. Hatta bu yurt devlet yurdu. Şimdilik misafirhanede kalacağım. Umarım yarı özele geçerim en kısa zamanda.
Neyse, tatil diyordum en son. Bu dönemde delice anne yemeği yerim diye düşünürken midemdeki rahatsızlıktan dolayı yemeği yiyemediğim gibi üstüne bir de 3 kilo gitti. Neyse, sağlık olsun. Nasıl olsa Adana'ya gidince kendimi La Creme'e atıp delice macaron yiyeceğim.
Tatilimle ilgili anlatacak pek bir şey yok açıkçası. Sadece bolca dinlendim diyebilirim.  Bir sonraki yazımda görüşmek üzere, hoşçakalın!

PS: Tema ile ilgili yardımcı olabilecek olan varsa aranızda lütfen bana ulaşsın.
Share
Tweet
Pin
Share
No yorum
Older Posts

S O S Y A L M E D Y A

 Facebook Twitter Instagram Goodreads Pinterest

KİTAP

FİLM

DİZİ

BLOG

TARİF

DIY

NE OKUYORUM?


INSTAGRAM

Bumerang - Yazarkafe

Ziyaretçi Sayısı

Sayaç

Popüler Yazılar

  • Dan Brown - Başlangıç Kitap Yorumu
                                                                                                    Herkese yeniden merhaba! Bugün uzu...
  • Her (Aşk) | Film Yorumu
    "Even if you get home late and I'm already asleep, just whisper in my ear one little thought you had today, 'cause I love ...
  • The Theory of Everything Film Yorumu
                    Uzuun zaman sonra bir film yorumu ile karşınızdayım. Güzel bir film izlemek için bakınırken uzun zamandır izlemek isted...
  • Üniversite hayatı, yurtta kalmak, yurt için alınması gerekenler
    Ailenizden uzak bir şehirde okuyorsanız üniversitenin özellikle ilk yılı size çok zor gelecektir. Çünkü ilk defa kendi ayaklarınızın üzerin...
  • K-drama nedir? - K-drama önerilerim
    Uzun zamandır bir K-drama yazısı yazmak istiyordum. Bugün hazır blog yazmaya üşenmemişken ve yeni diziye başlamışken yazmaya karar ve...
  • İnsan Ne İle Yaşar - Tolstoy | Kitap Yorumu
                                        Konusu Anna Karenina, Savaş ve Barış ve Diriliş gibi büyük eserlerin yazarı, ünlü düşünür Lev N...
  • İzlediğim en güzel, en naif aşk filmleri
    Merhabalaar! Bugün çok sevdiğim naif ve güzel aşk filmlerinden oluşan bir film öneri yazısı yazıyorum size. İlk film tabii ki en sev...
  • Kitap okumaya zaman bul-a-mamak
    Arkadaşlarımdan ve çevremdeki insanlardan en sık duyduğum sorular "Nasıl bu kadar kitap okuyorsun?" "Kitap okumaya nasıl...
  • Fault In Our Stars - Aynı Yıldızın Altında
    Aynı Yıldızın Altında John Green Onüç yaşında, IV. derecede tiroid kanseri konan Hazel, ondört yaşında tıbbi bir mucize ile ciğerlerin...
  • Veganizm - Neden Vegan olmalıyım?
    “ Veganlık hayvanlar alemine dair sömürü ve zulmün tüm biçimlerini dışlamanın ve yaşamı gözetmenin yoludur. Et, balık, kümes hayvanı, y...

Tüm hakları saklıdır @2017 by Irem Karakayis Gooyaabi Templates