IREM | READS

Blogger tarafından desteklenmektedir.


Aslında kitap okumayı seven insanlar için yaz tatili, kış tatili, bayram tatili falan yoktur. Kitap okumak için tatil ya da boş zaman beklemez, kitap için zaman yaratır onlar. Bu yazı onlara sadece öneri niteliğinde olacak.
Bu yazıyı asıl bana sürekli "Kitap okumaya zamanım yok. Tatilde kitap okumak istiyorum ama ne okusam bilmiyorum. Hazır zamanım varken kendim için güzel bir şey yapıp bu tatilimi okuyarak değerlendirmek istiyorum. Bana kitap önerir misin?" diyenler için yazıyorum. 
Eğer kitap okuma alışkanlığınız yoksa bile okuduktan sonra size okumayı sevdirecek, zamanın nasıl geçtiğini anlamayacağınız ve okuyana bir şeyler katacak birkaç kitap önerisinde bulunmaya çalışıyor olacağım.

                                       

"Kırılgan yaşamlarımızın her anında başımıza gelebilecek beklenmedik olayları düşünecek olursak, her yeni gün bir mucizedir."

Eee bir kitap listesi hazırlayıp listeye Paulo Coelho kitabı koymasam olmazdı. Bilirsiniz, kendileri en sevdiğim yazardır. Her kitabı birer altın değerindedir benim gözümde. Her okuyuşumda yazarla birlikte bilgelik arayışına çıkar yeni yerler keşfeder yeni insanlarla tanışırım. Bu kitabı önermemin sebebi benim yazarın okuduğum ilk kitabı olmasıdır. Çünkü eğer beni böylesine bağladıysa ve neredeyse tüm kitaplarını okuduysam sizi de yazarla tanıştırmak için güzel bir tercih olabileceğini düşündüm. 
Kitabımızın ana karakteri Veronika hayatında her şey yolunda gibi gözüken genç bir kadındır. Fakat hayatı boyunca hep bir şeylerin eksikliğini hissetmiştir. Hayatında kötü bir şeyler olduğundan değil ama içindeki eksiklikten dolayı intihar etmeye karar verir. Ardında bir intihar mektubu bırakarak intihar etmeyi dener fakat bu intihar girişimi başarısızlıkla sonuçlanır. Ve sonrasında Veronika gözlerini akıl hastanesinde açar. Üstelik doktoru ona çok kısa bir ömrü kaldığını söyler. Kalan zamanınında oradaki insanları tanımaya çalışır ve sonrasında olaylar gelişir. 
Çoğunuz belki ilk Simyacı'yı okumuştur ya da okumayı düşünüyordur fakat bu kitap bence yazarı anlamak için güzel bir başlangıç olacaktır.

                                          

"Evet, 'Şimdilerde herkes mutlu.' Çocuklara beş yaşında öğretiyoruz bunu. Ama başka bir şekilde mutlu olmak istemez miydin, Lenina? Başkaları gibi değil, kendi istediğin gibi."

Her şeyden sıkılıp kendi kendine kaldığında güzel bir bilim kurgu kitabından iyisi yoktur! Bilim kurgu diyince benim aklıma ilk gelen kitaplardan biri de Cesur Yeni Dünya. Distopya sevenlerin çoktan okumuş olacağını düşündüğüm bir kitap. George Orwell'in 1984'ü ile sürekli olarak kıyaslansa da bence 1984'e göre çok daha okuması ve anlaması kolay, çok daha sürükleyici ve etkileyici bir kitap. -Her ne kadar okurların büyük çoğunluğu benle aynı fikirde olmasa da.-  
Anne baba ve aile kavramlarının olmadığı, insanların anne karnında değil şişelenerek embriyo sürecini tamamladığı bir dünya düşünün. Çocuklar uykudayken eğitiliyor. Duygusal bağ, sevgili olmak, evlenmek yok. İnsanlar daha doğmadan Alfa, Beta, Gama, Delta sınıflarına ayrılıyorlar.  Her sınıf olması gerektiği gibi koşullandırılıyor ve herkes olması gerektiği gibi davranıyor. "Vahşi bölgeden" birinin cesur yeni dünyaya gelmesiyle gelişen olayları aktarıyor kitap. Nispeten iyimser bir yaklaşımla eski yaşam ve cesur yeni dünyayı birbirine sorgulatan kitap daha önce distopya okumayanlar için en doğru tercih bana göre.

                                          

"...gerçek cesaretin ne olduğunu görmeni istiyordum, gerçek cesaretin eli tüfekli bir adamla ilgisi olmadığını. Daha başlamadan yenildiğini bile bile başlamak ve her ne pahasına olursa olsun sonuna kadar devam etmek olduğunu. Nadiren de olsa bazen kazanırsın."

Son kitabın okuyan herkesin gönlünde taht kurduğuna eminim. Yazar Bülbülü Öldürmek kitabında o kadar yalın bir dille o kadar güçlü bir mesaj vermiş ki! Bana kalırsa herkesin okuması gereken bir kitap. Gerçek olaylardan esinlenilerek yazılmış olması zaten başlı başına insanı etkilemeye yetiyor. 
Kitapta 1960'lı yılların Amerikası'nda bir kasabadaki beyaz ve siyahi insanların nasıl farklı muamele gördüğünü ve ırkçılığı anlatıyor. Hikayeyi ise 6-7 yaşlarında küçük bir kız olan Scout'un gözünden anlatıyor. Hal böyle olunca size korkunç görünen şeylerin bile çocuk gözünden nasıl masumca anlatıldığını da görmüş oluyorsunuz. "İstediğin kadar saksağanı vur vurabilirsen ama unutma, bülbülü öldürmek günahtır." sözüyle kitaba ismini veren avukat Atticus çocuklarına vermek istediği dersler ile birlikte hepimize insanlık dersleri veriyor sanki. İnsanları ırklarına göre değil de iyi ya da kötü olmasına göre ayırmayı öğütlüyor kitap. Vicdanınızı sorgulatacak harika bir hikaye, mutlaka okuyun. Özellikle kendini başka din, dil, ırk, renkteki insanlardan üstün gören varsa bu kitaptan sonra fikirlerinin büyük ölçüde değişeceğine eminim.

Bu tatil süresince sürekli böyle öneriler yapmaya çalışacağım. Bu yazıdan sonra siz de eğer bu kitaplardan birini okumaya karar verip okursanız çok çok çok mutlu edersiniz beni. Önerebileceğiniz ya da önermemi istediğini başka kitaplar varsa da yorum yazabilirsiniz. Umarım bu yazı serisi sonunda kitap okumayı sevmeye başlayan insanlar kazanırız! 
Size son zamanlarda dinlediğim şarkı listemi bırakıp şimdilik kaçıyorum. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, hoşçakalın!

Share
Tweet
Pin
Share
2 yorum
Merhabalar!
Bugün size kitapyurdu.com dan yaptığım alışverişten bahsetmek istiyorum.Öncelikle belirmem gerek, bu ilk internetten kitap siparişim. Çünkü genelde dokunmadan almayı sevmiyorum kitapları. 
Şu an kaldığım yerde bir kitapçı olmadığı için internetten siparişi denemek istedim. 
İnternetten kitap alışverişi yapabileceğim, güvenli , hızlı teslimatı olan ve uygun ücretli siteleri araştırdım. Siteler içinde en tavsiye edileni kitapyurdu idi. Aynı zamanda 20 tl üzeri alışverişlerde kargonun ücretsiz olması da beni çeken diğer bir yönü oldu.

Kitap yurdundan 2 adet kitap aldım. (ilk alışverişim olduğu için pek güvenemedim sadece 2 adet deneme maksatlı aldım aslında.) 
Siparişi Salı gecesi verdim ve Perşembe günü sabahı kitaplarım elimde oldu. Kargo sorunsuz geldi, kitaplarda herhangi bir hasar yoktu (ki siz de benim gibi kapaktaki en ufak bir çiziğe bile içi acıyanlardansanız mutlaka tavsiye ederim.)
Ayrıca siparişlerim için 160 puan verdiler. Bu puanlar site içerisinde puan mağazası adlı bölümde satılan ürünlerden satın almanızı sağlıyor. Siparişlerinizde, okuma durumu güncellemelerinizde artıyor. 
Bir de can yayınlarının yeni çıkan spor dergisi  Socrates'i de hediye olarak yollamışlar. Dergiyi de çok beğendim, benim okuyacağım tarz bir dergi değil ama spor okumayı sevenlere tavsiye ederim.
Kitap ayraçlarından Kebikeç duası olana ise ayrıca bayıldığımı söylemeden edemeyeceğim.






 Kısacası ben memnun kaldım, artık kitaplarımı internetten de güvenle alabileceğimi düşünüyorum.



Share
Tweet
Pin
Share
2 yorum

KİTABI SATIN AL


Umberto Eco’nun ikinci romanı Foucault Sarkacı (Il pendolo di Foucault), kısaca, bilimdışı gerici düşüncenin 500 yıllık tarihinin 500 küsur sayfalık bir serüvenidir. 14. yüzyılda Templier tarikatının çözülmesinden başlayarak dünya çapında tasarlanmış hayali bir entrikayı konu alan, entrika ile gerçeğin iç içe geçtiği bir gerilim romandır. Kitabın adını aldığı Foucault Sarkacı, adını Fransız fizikçi Léon Foucault’dan alan, ilk defa deneysel olarak Dünya’nın kendi ekseni çevresinde döndüğünü kanıtlayan sarkaç düzeneğidir. Bir sarkacın asılma noktası değiştiği halde salınımı değişmediğini gözleyen Foucault, yeterince büyük bir sarkaç harekete geçirildiğinde, bunun salınım düzeninin değişmeyeceğini, fakat yerin, yani dünyanın hareket edeceği kuramını geliştirmiştir. Eğer dünya dönüyorsa, dünya ile birlikte sarkacı izleyen gözlemciler de dönecekler, buna karşın sarkacın salınım düzlemi hareketsiz kalacaktı. Bu nedenle sarkacın salınım düzlemi gözlemcilere göre yavaşça hareket ediyor gibi görünecekti. Gerçekte ise, gözlemcilerin dolaysız bir yolla izlemiş oldukları olay, dünyanın kendi etrafında dönmesinin bir sonucuydu.Düşünceleri ile toplumda büyük bir ilgi uyandıran Foucault’ya imparator III. Napolyon, deneyini Paris’teki büyük kubbeli Panthéon binasında yapmasına izin vermiştir. Foucault, kubbenin ortasına 67 metrelik çelik telle 28 kg ağırlığında bir demir top asmıştır. Topun alt tarafına sivri bir uç takılarak, yere serili ince kum tabakasında, bu ucun bıraktığı izlerden yararlanarak, sarkacın salınım düzlemindeki değişimin gözlemciler tarafından izlenebilmesi sağlanmıştır.Bu tarihi deneyi izlemek için Pantheon’a büyük bir kalabalık toplanmıştır. Foucault’nun sarkacı hareket ettirmesinden bir saat önce, titreşim ve hava akımlarına engel olmak üzere, gözlemcilerin hareketsiz ve sessiz olmaları temin edilmiştir. Sessizce salınımına başlayan sarkacın salınım düzleminde, bir süre her hangi bir değişim gözlenmemiştir. Bu sessiz bekleyişin ardından gözlemciler, kumun üzerindeki izlerin yavaşça değiştiğini görmüşlerdir. Sarkacın salınım düzlemi gözle görünür biçimde dönmektedir. Bu topluluk, tarihte ilk kez dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğüne tanık olmuştur. Foucault’nun 1851’de, bu deney sırasında Pantheon’a yerleştirdiği bu sarkaç hala aynı yerde asılı durmaktadır.

Kuzey Kutbu ya da Güney Kutbu’nda, bir sarkacın salınım düzlemi, altındaki dünya dönmeye devam ederken, yıldızlara göre değişmeden sabit kalacaktır. Tam turunu tamamlaması bir gün sürecektir.
Foucault sarkacına benzeyen bir düzenekle benzeri bir deney, Foucault’dan iki yüzyıl önce 1661’de Vincenzo Viviani tarafından gerçekleştirilmiştir.
Dünyadaki pek çok kurum, müze ve laboratuarlarda, Foucault sarkacına benzeyen sarkaçlar bulunmaktadır. Hatta Güney Kutbu’nda da bir Foucault sarkacı bulunur. Türkiye’de Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi binasında bulunmaktadır.

Eco'nun ilk romanı Gülün Adı  gibi, ikinci romanı Focault Sarkacı'da, kılıç-pelerin romanı, serüven romanı, tarihsel roman, ırmak roman, yeni roman, post modern roman, polisiye roman gibi roman türlerine tam olarak girmiyor. Belki de en uygunu, onu bir bilim roman, ya da sui generis bir roman olduğu için, Eco roman diye nitelendirmek. Giderek, gösterge bilimsel roman diye de betimlenebilir Foucault Sarkacı. Çok katlı, çok değişik düzlemlerde okunabilecek bir roman oluşu, Foucault Sarkacı'na değişik açılardan yaklaşmamıza olanak veriyor. Biçim ve kurgu olarak da kendine özgü bir yapısı var romanın. On Sefirah'a denk düşen on bölüm, Kabalacı evren kuramının bir eğretilemesi. Foucault Sarkacı'nın teması irrasyonel düşüncenin 500 yıllık tarihinin 500 sayfalık bir serüveni olarak özetlenebilir, pozitif bilimin yanı sıra, uzantıları günümüze dek süregelen gizli bilimlerin, ortaçağı da kapsayan çok uzun bir zaman birimi içinde bilim büyü kardeşliğinin öyküsü, çok dilli bir çağrışımlar, anıştırmalar, örneksemeler, andırışımlar, eğretilemeler, göndermeler yelpazesi.
Foucault Sarkacı ritm bakımından tam anlamıyla başarılı bir yapıt. Eco, Gülün Adı'nın ardından yazdığı Postille (Sonrası)'de, bir romanı soluğundan söz ederken, kimi romanların ceylanlar gibi, kimilerinin de balinalar ya da filler gibi soluk aldığını söyler. Eco'ya göre, uyum, soluğun uzunluğunda değil, soluk alışın düzenliliğindedir; iyi bir romancı, sürekli bir temel ritmin çerçevesi içinde, hangi noktada hızlanacağını ya da firene basacağını, bu pedala basışların dozunu nasıl ayarlayacağını bilir. Gerçi diyor Eco, Müzikte de rubatolar yapılabilir, ama gereğinden çok yapılmamalıdır. Yoksa Chopin çalmak için rubatoları abartmanın yeterli olacağına inanan o kötü icracılar çıkar karşımıza. Romanı oluşturan on bölümün her birinin kendi içsel ritmi, bir bölümden ötekine geçerken, romanın soluğunu, temel ritmini aksatmıyor; tersine onu bütünlüyor,Foucault Sarkacı'na, on bölümden oluşan bir müzik yapıtı gibi baktığımızda, allegroları (allegro vivace, allegro spirituoso, allegro con brio, molto allegro con fuoco; seyrek olarak, allegro assai ya da allegro ma non troppo) andantelerin, andanteleri (yer yer andantino grazioso, özellikle Belbo'nun çocukluk anılarını anlattığı bölümlerde andante malinconico) vivacelerin, vivaceleri gravelerin graveleri scherzoların izlediğini; gösterge bilimsel iletinin bir basso continuo, bir leitmotiv gibi derinden sürüp gittiğini görürüz. Scherzoların bolluğundan ötürü, göstergebilimsel bir şaka da diyebiliriz Foucault Sarkacı'na.

Umberto Eco’nun Foucault Sarkacı’ndan Bir Bölüm

Sarkacı o zaman gördüm.
Küre, koro yerinin tonozuna tutturulmuş uzun bir telin ucunda, devingen, eşzamanlı bir görkemle geniş salınımlar çiziyordu.
Dönümü telin uzunluğunun kareköküyle, yeryüzü zihinleri için usdışı da olsa, Tanrısal usla, tüm olası dairelerin çemberleriyle çaplarını zorunlu olarak birbirine bağlayan p sayısı arasındaki ilişkinin belirlediğini biliyordum -bu dingin soluğun büyüsü içinde kim olsa sezinlerdi bunu- böylece, kürenin bir kutuptan ötekine salınma süresi zamandan bağımsız ölçüler arasında gizemli bir elbirliğinin sonucudur: asılma noktasının birliği, soyut bir boyutun ikiliği, p sayısının üçlü niteliği, kökün gizli dörtgeni, dairenin kusursuzluğu arasında.
Asılma noktasının düşeyi üzerinde, tabanda, çekimi kürenin içinde gizli bir silindire ileten magnetik bir düzenin, devinimin sürekliliğini sağladığını da biliyordum: maddenin direncine karşı koyan, ama Sarkaç Yasası’na ters düşmeyen, tersine, bu yasanın kendini ortaya koymasına izin veren bir düzen; çünkü, boşlukta, genleşmeyen, ağırlıktan yoksun bir telin ucuna asılı, havanın direnciyle karşılaşmayacak, asılma noktasıyla da sürtüşmeyecek, ağırlığı olan herhangi bir maddi nokta sonsuza dek düzenli olarak salınırdı. (s. 15)
…
Bir konuşmayla silkindim; gözlüklü bir oğlanla -ne yazık- gözlüksüz bir kız arasında, kayıtsızca bir konuşma:
“Bu Foucault Sarkacı,” diyordu oğlan. “İlk deney, 1851’de, bir mahzende yapıldı, sonra Observatoire’da, sonra da Pantheon’un kubbesi altında; 67 metre uzunluğunda bir telle 28 kilo ağırlığında bir küre ile. 1855’ten beri de burada, küçültülmüş boyutta, şu kirişin ortasındaki delikten sarkıyor.”
“Peki, ne yapıyor, sallanıp duruyor mu öyle?”
“Dünyanın döndüğünü gösteriyor. Ama, asılma noktası sabit kalıyor …”
“Neden sabit kalıyor peki?”
“Çünkü, bir nokta… nasıl söylesem… tam merkez noktası, iyi bak, gördüğün tüm noktaların tam ortasında duran nokta, tamam işte o nokta -geometrik nokta- onu göremezsin, boyutları yoktur; boyutları olmayan bir şeyse ne sağa gidebilir, ne sola, ne aşağıya, ne de yukarıya. Demek ki, dönmez. Anlıyor musun? Noktanın boyutları yoksa, kendi çevresinde bile dönemez. Kendisi bile yoktur…”
“Ama dünya dönüyor.”
“Dünya döner, ama nokta dönmez. İster hoşlan, ister hoşlanma, böyle bu. Tamam mı?”
“Bu onun bileceği iş.”
Zavallıcık. Başının üstünde kozmosun biricik sabit noktası, panta rei’nin1 lanetinden kurtulmuş biricik şey duruyordu da, bunun kendisinin değil, Sarkaç’ın bileceği şey olduğunu düşünüyordu. Kızla oğlan hemen uzaklaştılar oradan; oğlan, olağanüstü şeylerin olabilirliğine karşı onu körelten bir el kitabıyla eğitilmiş, kızsa, uyuşuk, sonsuzun ürpertisine karşı duyarsız, ikisi de, Bir’le, En-Sof’la, Söylenemez’le karşılaşmalarının -ilk ve son karşılaşmalarının- ürkütücü yaşantısını belleklerine kaydetmeksizin. Bu kesinlik sunağının önünde nasıl diz çökmez insan? (s. 17-18) Umberto Eco
Umberto Eco’nun Yaşam Öyküsü
(d. 5 Ocak 1932, Alessandria, İtalya), İtalyan edebiyat eleştirmeni, romancı ve göstergebilimci.
Torino Üniversitesi’nde doktorasını tamamladıktan (1954) sonra Radiotelevisione Italiana’da (RAI) kültür programlarının yayın yönetmenliğini yapmaya. başladı. Ayrıca 1956-64 arasında Torino Üniversitesi’nde, daha sonra Floransa ve Milano’da ders verdi. Sonunda 1971’de Bologna Üniversitesi’nde profesörlüğe atandı.
İlk araştırma ve incelemeleri estetik alanındaydı. Bu alandaki başlıca yapıtı Opera aperta’dır (1962; yb 1972, 1976; Açık Yapıt). Bu kitabında Eco, çoğu modern müzik yapıtında, simgeci şiirde ve Franz Kafka ya da James Joyce’un romanlarında olduğu gibi anlatı düzeninin bilinçli biçimde bozulduğu edebiyat yapıtlarında mesajların temelde belirsiz olduğunu, okur ya da dinleyicinin, yorum ve yaratma sürecinde daha etkin biçimde katılmaya çağrıldığım öne sürdü.
Sonraki çalışmalarında öteki iletişim ve göstergebilim alanlarını araştırmaya yöneldi. Her ikisini de İngilizce yazdığı A Theory of Semiotics (1976; Bir Göstergebilim Kuramı) ve Semiotics and the Philosophy of Language (1984; Göstergebilim ve Dil Felsefesi) ile Ilimitidell’ interpretazione (1991; Yorumun Sınırları) adli yapıtları bu araştırmalarının en ünlüleridir. Eleştiri, tarih ve iletişim konusundaki çok çeşitli yazılan birçok dile çevrilmiştir.
Eco’nun fantastik romanı Il nome della rosa (1981; Gülün Adı, 1986) görünüşte 14. yüzyılda, bir İtalyan manastırındaki cinayet öyküsünü anlatır. Oysa roman özünde, ilahiyat, felsefe, bilim ve tarih açılarından Umberto Eco “gerçek”in sorgulanmasıdır. Uluslararası başarı kazanan ve en çok satan kitaplar arasına giren roman, Jean-Jacques Annaud’nun 1986’da çektiği aynı adlı filme kaynaklık etmiştir.
Eco’nun sonraki romanı Il pendolo di Foucault ise (1989; Foucault Sarkacı, 1993) 14. yüzyılda Templier tarikatının çözülmesinden başlayarak dünya çapında tasarlanmış hayali bir entrikayı konu alan, entrika ile gerçeğin iç içe geçtiği bir gerilim romandır.
Eco’nun bazı denemeleri Türkçede Günlük Yaşamdan Sanata (1991) adıyla yayımlanmıştır.
Share
Tweet
Pin
Share
No yorum

KİTABI SATIN AL



"Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli kocaman bir evde, toprak yiyen bir kız kardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın hısım akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım, ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı. 

Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü olağan şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım. 
Bu romanı dikkat ve keyifle okuyan, hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şey anlatmamıştım, kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız."
(Tanıtım Bülteninden)

Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık romanı yayınlandığı ilk zamandan beri değerini hiç yitirmeden günümüze kadar geldi ve dünya klasikleri arasına girmeyi başardı diyebiliriz.
Kolombiyalı yazar olan Gabriel Garcia Marquez çocukluğunun geçtiği Aracataca kasabasında yaşadıklarını mükemmel bir sanatsal kurgu ile okurlarına sunuyor. Kitabı bu kadar mükemmel yapanda gerçek hikayenin sanatsal ruh ile buluşması diyebiliriz. Aracataca kasabası kitapta Macondo olarak geçiyor. 

Gabriel Garcia Marquez kitabı ilk olarak 1967 yılında yazdı. Kitabı yazmak yazarın yaklaşık iki yılını aldı fakat kitabı kurgulamak için yazar çok uzun bir zaman harcadığını belirtiyor. Nobel Edebiyat Ödülünü de kazanan yazar ne yazık ki 17 Nisan 2014 tarihinde aramızdan ayrıldı.

Yüzyıllık Yalnızlık kitabında yazarı çocukluğunda etkileyen her şeyi edebiyat vasıtası ile okurlarına anlatıyor. Kalabalık bir ailede büyüyen ve onu etkileyen çok fazla şeyi olduğu bir aile ortamında yazarlığa doğru giden bir çocuğun hikayesi oldukça etkileyici.

Albay Aureliano Buendia yıllar sonra idam edilirken babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü günü hatırlar. O zamanlar dünya öylesine çiçeği burnundadır ki, pek çok şeyin adı yoktur. Kurucularının arasında Buendia ailesinin de olduğu 20 hanelik kerpiç bir köydür Macondo. Her yıl mart ayında Çingeneler gelir Macondo’ya. Melquiades isimli bir Çingene Jose Arcadio Buendia’ya çeşitli aletler getirir her sene, simya hakkında bilgiler verir. (Albay Aureliano Buendia’nın babası). Jose Arcadio Buendia bir simya laboratuvar yapar kendine ve zamanının çoğunu orda geçirir. Karısı Ursula bu durumdan çok şikayetçidir ve karşıdır. Sürekli söylenir, çocuklarla ilgilenmesini ister. Köyü ilk kuranlar arasındadır Buendia ailesi. Jose Arcadio Buendia’nın önerisiyle nehre yakın kurarlar köyü. Ursulanın hamaratlı elleriyle güzel evler yaparlar.

Ursula ve Jose Arcadio Buendia amca çocuklarıdır. Ursulanın annesi evlendiklerinde domuz kuyruklu çocukların olur diye korkutur kızını ve bekaret kemeri taktırır. Jose Arcadio Buendia bu duruma önceleri ancak köyde dedikodular çıkmaya başlar Ursula kız oğlan kız diye. Jose Arcadio Buendia sinirle bir adamı vurur ve karısına kemeri çıkarmasını onun yüzünden köyde başka kimsenin ölmeyeceğini söyler. İlk çocukları Jose Arcadio göç ederlerken yolda doğar ve kuyruğu yoktur. Ursula her doğan çocukta kuyruk var mı diye bakar. Sonra Aureliano doğar. Jose Arcadio aynı babası gibidir, Aureliano sessiz içine kapanık. Jose Arcadio, Pilar Ternera isimli bir kadınla birlikte olmaya başlar. Bu sıralar Ursula kızı Amaranta’yı doğurur. Amaranta doğduktan kısa bir süre sonra Pilar Ternera bir oğlan doğurur, 2 hafta sonra dedesinin evine getirilir ve Arcadio ismiyle vaftiz edilir annesinin Pilar Ternera olduğunu bilmez. Bir Pazar günü 11 yaşlarında bir kız çocuğu getirip Jose Arcadio Buendia’ya emanet ederler Usulanın bir akrabasının çocuğudur annesi babası ölmüştür. 
Kıza annesinin adını veriler, Rebecca. Köye bir Sulh Yargıcı atanır, Jose Arcadio Buendia ile araları ev boyama meselesi yüzünden açılır ve birbirlerine düşman olurlar. Sulh yargıcının kızlarından Remedios a Aureliano aşık olur ancak aradaki yaş farkından çekinir açılamaz. Amaranta ve Rebecca büyümüşlerdir, Rebecca çok güzel bir kız olur. Evlerine latrna alınır bunu onarmaya gelen Pietro Crispi isimli gence ikisi de aşık olurlar. Ev köşe bucak aşk doludur. Aşk acısı çeken Aureliano’nun da Pilar Ternera ilişkisi olur ve Aureliano Jose isimli bir oğlan doğurur Pilar Ternera. Melquiades ölür. Remediosla Aureliano evlenirler ancak kısa süre sonra Remedios ölür. Rebeccayla Pietro Crispi nişanlanır, Amaranta çok öfkelidir. Sürekli düğünleri ertelenir. O sıralar uzaklarda olan Jose Arcadio eve döner ve Rebeccayla ilişkileri olur, evlenirler. 
Ursula bu duruma çok kızar ve onların eve ayak basmasını yasaklar. Pietro Crispi, Amaranta ya evlenme teklif eder Amaranta kabul etmez ve Pietro Crispi intihar eder. Aureliano Jose nin bakımını Amaranta ya verirler. Savaş başlamıştır. Aureliano artık Albay Aureliano Buendia olduğunu açıklar ve savaşa gider. Macondo yu Arcadio bırakır. Arcadio Pilar Ternera nın annesi olduğunu bilmeden onunla birlikte olmak ister. Pilar Ternera çare olarak gece karanlıkta onun koynuna Santa Sofia de la Piedad isimli kız oğlan kız sokar. Arcadio Macondo yönetimini kaybeder ve idam edilir. Santa Sofia de la Piedad bir kız doğurmuştur, daha sonra ikizleri olur. Kıza Remedios, oğlanlara Jose Segundo ve Aureliano Segundo isimleri konulur. Albay Aureliano Buendia yakalanmıştır idam edilecektir. Gittiği yerlerden beraber olduğu kadınlardan oğulları gelir ve hepsine Aureliano ismi ve annelerinin soy ismi verilir. 
Bu arada Amaranta ve Aureliano Jose arasında ilişki başlar. Jose Arcadio Buendia da bağlandığı kestane ağacının dibinde ölür. Yıllar geçtikçe evde yaşayan sayısın artmasıyla eve yeni odalar eklenir. Aureliano Segundo nun oğluna Jose Arcadio adı verilir. Ailenin uzun geçmişi boyunca adların yinelenmesi Ursulaya hemen hemen kesin sonuçlar vermiştir. Bütün Aurelianolar içe kapanık ve aklı başında, Jose Arcadiolar atak ve girişken ancak mutlaka belaya çatıyorlar. Ursula yüz yaşına gelmesine, gözlerine perdeler inmesine rağmen akli dengesinden en ufak bir şey yitirmez ancak kısa zaman sonra ölür. 
Onun ölümünden yıllar sonra Amaranta Ursula ve Aureliano arasında ilişki başlamıştır, bir çocukları olur ve çocuğun domuz kuyruğu vardır. Ursulanın hep korktuğu olmuştur. Evde yaşayan sayısı azaldığı için kullanılmayan odalar kapatılır ancak karıncalara çözüm bulamaz hiçimse. Aureliano Melquides’in yazmalarını çözmeye uğraşır ve çözer. Son cümlesi “ soyun atası ağaca bağlanır, sonuncusunu da karıncalar yer.” yazmaktadır. Aureliano Melquidesin yazmalarını okurken olayları alışılmış zaman düzeninde sıralamamış, yüzyıl boyunca olan günlük olayları öylesine bir araya toparlamış ki, olayların tümü aynı anda olmuş gibi görünmektedir.
 Yazıların ortasına gelince kendi kimliğini öğrenir ve Amaranta Ursula’nın teyzesi olduğunu anlar. O bütün bunları okurken dışarıda kasırga kopmakta ve Macondo dağılmaktadır. Şifreleri çözdüğü anda kentin rüzgarla savrulup yok olacağı ve yazılanların yinelenmeyeceği yazmaktadır. Çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkum edilen soyların yeryüzünde ikinci bir şansı olmazdı.


Share
Tweet
Pin
Share
No yorum

KİTABI SATIN AL

Yazarlıkta karar kılıncaya kadar, boks antrenörlüğünden ressam ve heykeltıraşlara modellik yapmaya, muz plantasyonlarında hamallıktan gece kulüplerinde garsonluğa kadar çeşitli işlerde çalışan Jose Mauro de Vasconcelos'un başyapıtı Şeker Portakalı, "günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü"dür. Çok yoksul bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen, dokuz yaşında yüzme öğrenirken bir gün yüzme şampiyonu olmanın hayalini kuran Vasconcelos'un çocukluğundan derin izler taşıyan Şeker Portakalı, yaşamın beklenmedik değişimleri karşısında büyük sarsıntılar yaşayan küçük Zeze'nin başından geçenleri anlatır. 
Vasconcelos, tam on iki günde yazdığı bu romanı "yirmi yıldan fazla bir zaman yüreğinde taşıdığını" söyler.


ose Mauro De Vasconcelos edebiyat dünyasının en ilginç yazarlarından biri. Nedeni ise yazarlık yeteneğini uzun yıllar keşvedememesi ve hayatın onu bir çok birbirinden alakasız işlere sürüklemesi ve yaşadıkları ile içinde barındırdığı hikayesini yazmaya karar vererek edebiyat dünyasında yeri alması.


Hayatında bir çok farklı işte çalışan ve içinde kendine göre bir hikaye geliştiren yazar en sonunda bunu kağıda dökmeye karar verir ve 12 gün gibi kısa bir sürede kitabını tamamlar. Bu kitabı sayesinde de en çok satanlar listesine giren yazar bir anda kendini farklı bir dünyada bulur. İşte bu kitabın adı Şeker Portakalı.


Aydın Emeç tarafından Türkçeye çevrilen bu değerli romanda yoksul bir ailenin oğlu olan bir çocuğun yüzmeye daha yeni başladığında ilerde yüzme şampiyonu olma hayalini kurmasını ve bu hayali için ilerlerken hayatın ona nasıl oyunlar oynadığını ve onu nasıl farklı yerlere sürüklediğini anlatıyor.


Şeker Portakalı okuyucularına tam bir hayat dersi sunuyor ve hayata dair gerçekleri su yüzeyine çıkartıyor. Bunu yaparken de okuyucunun kendi geçmişinden parçaları bulmasını ve hayatı daha iyi anlamasını sağlıyor.


**********


Şeker Portakalı 5 yaşındaki Zeze isimli bir çocuğun acı hikayesini anlatıyor. Çok fakir bir ailenin çocuklarından biri olan ve 5 yaşında olmasına rağmen hayal gücü ve zekası çok gelişmiş olan Zeze çok yaramaz bir çocuktur ve o yüzden mahalle için şeytan olarak anılmaktadır. 


Çok meraklı olan ve çevresindeki her şeyi keşfetmeye çalışan bu çocuğun diğer ilginç noktası ise okumayı çok erken çözmesidir. Bu yüzden öğretmeni tarafından sevilen ve Zeze’nin şeytan olmadığı bir tek öğretmeni kendisi gibi sarışın olan ablası inanmaktadır.


Zeze’nin babası işsizdir ve aile bu yüzden büyük bir fakirlik çeker. Taşınmak zorundadırlar ve bu Zeze’ye acı verir. Bu acısını azaltmak içinde Zeze’ben bir şeker portakalı fidanı seçmesi istenir. Zeze’ de bir tane seçer ve kendi ağacı olduğu için ona ilgi gösterir. Fakat bu şeker portakalı fidanının başka bir özelliği daha vardır. O da Zeze ile konuşmasıdır. İkili bu sayede çok iyi arkadaş olur ve Zeze tüm gün yaptıklarını şeker portakalı fidanına anlatmaya başlar. 


Yeni yıl yaklaştığında Zeze de her çocuk gibi hediye bekler. Fakat ailesi çok fakir olduğu için pek umudu yoktur. Buna rağmen pabuçlarını kapının önüne koyar ve odasında beklemeye başlar. Gelenek olarak babası kapının önüne hediye koyması gerekir ve Zeze merakına yenilerek hediye var mı diye kapıyı açar. Tahmin ettiği gibi hediye yoktur fakat karşısında babası ıslak gözler ile ona bakar. O an babasının acısını hisseder fakat artık çok geçtir. Yaptığı bu davranışı ile babasını çok üzmüştür ve bunu telafi etmek için babasına hediye almaya karar verir. Bunun içinde ayakkabı boyama kutusu alır ve yollara düşer. İşler pek iyi gitmez ama yine de bir şekilde hediye için gerekli parayı bulmayı başarır. Hediyeyi alıp babasına verdiğinde artık ondan mutlusu yoktur. Onun içinde hem bir şeytan hem de bir melek vardır.


Bir taraftan herkes yaramazlıkları ile ona bela okurken diğer taraftan öğretmeninin masasındaki vazo boş kalmasın, öğretmeni üzülmesin diye çabalayan bir çocuktur Zeze. En büyük hayallerinden bir tanesi ise yarasa gibi kasabanın en havalı arabası olan Portekizlinin arabasının arkasına asılarak rüzgarı hissetmektedir. Bir gün cesaretini toplar ve bunu dener. Fakat denemesi ile başarısız olması ve Portekizliden dayak yemesi bir olur. O gün büyüdüğünde Portekizliyi öldüreceğine dair yemin eder. 


Bundan sonra günlerini artık Portekizliden saklanarak geçirir ve Portekizli ona pek rahat vermez. Arabası ile hava yapması Zeze’yi daha da kızdırır ama elinden bir şey gelmez. Bir gün yaramazlık ederken kendini keser ve bunu dayak yememek için ailesinden gizler. Okula toparlayarak giderken Portekizli bunu fark eder ve onu arabasına alır. Okula gitmek yerine Zeze’yi eczaneye götürür ve yarasına baktırır. Daha sonrada ona limona ile pasta ısmarlar. Portekizlinin kötü biri olmadığını anlayan Zeze onunla dost olmaya karar. Bundan sonraki günlerini de sürekli Portekizli ve arabası ile geçirir. Portekizli ile öyle yakınlaşmışlardır ki artık onu babası gibi görmeye başlar. Hayatında sevdiği tek kişi Portekizli olmuştur.


Zeze yaramazlıklarına devam eder ve ailesi de onu sürekli döver. Artık Zeze’yi dövmek alışıla gelmiş bir hale gelir. Fakat zamanla dayağın dozu kaçar ve ablası ile babası Zeze’yi çok kötü döver. Öyle ki Zeze dışarı çıkamaz hale gelir. Bir anlamda artık ölmeyi istemektedir ve bunun için tek yok olarak da trenin önüne atlamayı düşünür. O bunun planını kurarken kötü haber gelir. Portekizli arabasının içinde iken tren arabasına çarpmıştır. Araba paramparça olmuştur ve Portekizli ölmüştür. Hayatındaki en sevdiği kişiyi kaybetmek Zeze’yi yaşayan bir ölü haline getirir. Tam o sırada şeker portakalının yol yapımı için kesileceği söylentisi de çıkmıştır. Tüm aile Zeze’nin bu yüzden bunalıma girdiğini düşünür. Zeze öyle kötü olur ki tüm kasaba haline acır ve bir zamanlar şeytan diye çağırdıkları Zeze’yi ziyarete gelirler. Fakat hiç bir şey Zeze’yi kendine getiremez. Bir tek en iyi arkadaşı olan şeker portakalı fidanı ile konuşur. Fakat onun da ömrü artık sınırlıdır. Zeze bir şekilde hayatına devam etmek zorundadır.


'Şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın yüreğini paralayan ve sırrını kimseye anlatmadan birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbürüne çevirme cesaretini bile yok eden şeydi.'
Altı yaşında bir çocuk olan Zeze'nin hikayesiydi..
Zeze'nin acıyla tanışmasının hikayesiydi..
Dostluğun hikayesiydi..
Fakirliğin, yitikliğin, silikliğin hikayesiydi..
Ve en önemlisi yaşama sevincinin hikayesiydi..

Zeze'nin hikayesini okudum, sonu fazlasıyla dokunaklıydı..
Bilinen bir gerçek varsa bugün milyonlarca çocuğun EVİNİN ÇATISI GÖKYÜZÜ.
Share
Tweet
Pin
Share
No yorum
Older Posts

S O S Y A L M E D Y A

 Facebook Twitter Instagram Goodreads Pinterest

KİTAP

FİLM

DİZİ

BLOG

TARİF

DIY

NE OKUYORUM?


INSTAGRAM

Bumerang - Yazarkafe

Ziyaretçi Sayısı

Sayaç

Popüler Yazılar

  • Dan Brown - Başlangıç Kitap Yorumu
                                                                                                    Herkese yeniden merhaba! Bugün uzu...
  • Her (Aşk) | Film Yorumu
    "Even if you get home late and I'm already asleep, just whisper in my ear one little thought you had today, 'cause I love ...
  • The Theory of Everything Film Yorumu
                    Uzuun zaman sonra bir film yorumu ile karşınızdayım. Güzel bir film izlemek için bakınırken uzun zamandır izlemek isted...
  • Üniversite hayatı, yurtta kalmak, yurt için alınması gerekenler
    Ailenizden uzak bir şehirde okuyorsanız üniversitenin özellikle ilk yılı size çok zor gelecektir. Çünkü ilk defa kendi ayaklarınızın üzerin...
  • K-drama nedir? - K-drama önerilerim
    Uzun zamandır bir K-drama yazısı yazmak istiyordum. Bugün hazır blog yazmaya üşenmemişken ve yeni diziye başlamışken yazmaya karar ve...
  • İnsan Ne İle Yaşar - Tolstoy | Kitap Yorumu
                                        Konusu Anna Karenina, Savaş ve Barış ve Diriliş gibi büyük eserlerin yazarı, ünlü düşünür Lev N...
  • İzlediğim en güzel, en naif aşk filmleri
    Merhabalaar! Bugün çok sevdiğim naif ve güzel aşk filmlerinden oluşan bir film öneri yazısı yazıyorum size. İlk film tabii ki en sev...
  • Kitap okumaya zaman bul-a-mamak
    Arkadaşlarımdan ve çevremdeki insanlardan en sık duyduğum sorular "Nasıl bu kadar kitap okuyorsun?" "Kitap okumaya nasıl...
  • Fault In Our Stars - Aynı Yıldızın Altında
    Aynı Yıldızın Altında John Green Onüç yaşında, IV. derecede tiroid kanseri konan Hazel, ondört yaşında tıbbi bir mucize ile ciğerlerin...
  • Veganizm - Neden Vegan olmalıyım?
    “ Veganlık hayvanlar alemine dair sömürü ve zulmün tüm biçimlerini dışlamanın ve yaşamı gözetmenin yoludur. Et, balık, kümes hayvanı, y...

Tüm hakları saklıdır @2017 by Irem Karakayis Gooyaabi Templates